I. İnönü zaferinin dışardaki
etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında
ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini
sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî
hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu.
Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat
1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti
i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin
gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri,
Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak
üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş
delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara
Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte
bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi
hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî
hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921
tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı.
Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler
oldu.
Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten
ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden
tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların
İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde
de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu.
31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza
geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet
1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe
meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu
suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi
adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal
Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama
telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters
talihini de yendiniz!" diyordu.
Şimdi 1921 yılının Temmuz
başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği
Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına
durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza
hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10
Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle
başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri
arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek
insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden
sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal
ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman
eline geçti.
Cepheden gelen bu kaygı
verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki
Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen
Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları
sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek
üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı
İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in
kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya
bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak
ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın
doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji
uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe
geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna
çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir
davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin,
tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin
uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.
İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir
Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle
sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2
misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat
vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında
şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı
kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da
büyüktü.
Ordumuzun bu, Sakarya'nın
doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek
yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet
Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak
Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük
Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı:
"Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye
mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi
kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı
konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın
müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına
karar verdi.
Bütün bu zor şartlara, geçici
çekilişe rağmen sonunda düşmana kati darbe indirileceğine
dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin
inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre
"Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu
tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak
başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması
ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına
yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz,
düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde
kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı.
Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana
terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa
düşmeden uygulamak gerekiyordu.
Ne çare ki liderlerin bu
inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı
maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu
oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme
ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı
oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde
4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda
askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı
görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden
canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi
aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun
başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş,
yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun
başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları
gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini
istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları
kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı
fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar:
"Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da
Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Şimdi kendini hangi
güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini
hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî
iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına
davet ediyordu.
Muhaliflere gelince, onlar
da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş
ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek
tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı.
Meclis'te 4 Ağustos 1921
günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla
devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında
kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının,
onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması
ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî
iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Baş kanlığına şu önergeyi
sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren
arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum.
Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en
kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini
en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek
için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri
fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca
millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin
nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay
gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum.
Bu önerge Meclis'in yetkilerini
kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak
durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi
olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa
Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük
ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı
ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin
en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in
yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk
de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3
ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz
saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini
haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa
Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in
yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden
Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi.
Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin
mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi
reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan,
ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini
bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya
yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır.
Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel
dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir." Başkomutanlık
verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin
düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını
bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler!
Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın
yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet
ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada
bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete
karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı
gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride
de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi
etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin
iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir
sebep ve suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin
irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve
bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu,
anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa
kavuşmaktır. "
Başkomutan, artık plânını
yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete
götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu
amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet
"Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu
emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu.
Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift
çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı
için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası
zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat,
hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası
sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan
savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu
ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin,
marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak
ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket,
gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet
e dilmişti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix
harp başlatılmıştı.
Başkomutan bu acil tedbirleri
aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle
Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal
Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi.
Şimdi 1921 yılı Ağustos
başlarındayız. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki
Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15
Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!"
emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir
ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma
hattımıza dayandılar.
23 Ağustos 1921 günü, Yunan
ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı.
Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli
muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız
tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu.
Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi
ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin
Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok
noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor,
kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor,
böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan,
savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa
yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın
her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk
olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden
atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği
noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye
devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını
gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna
kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur".
Başkomutanın ortaya koyduğu,
harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da
aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen
hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili
suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her
tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa
Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği
yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın
taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye
başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaşmış,
gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz
sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla
düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar
batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden
ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, zaman zaman da
en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateş hattına girmişti.
Başkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında
görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi
şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde
büyük tesir yaptı.
"Sakarya Meydan Muharebesi"
adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam
etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin
doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı.
Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye
Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı
verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini
gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars
Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması
imzalandı.
Sakarya Meydan Muharebesinden
sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler,
bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel
örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi.
Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.
Yunanlıların, tutundukları
bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu
bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu
suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün
olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler,
mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu
güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle
Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar;
ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez
barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple
kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları
ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı
çıkmayı amaçlıyorlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz
hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor;
ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu.
Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle
yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi".
Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî
ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının
geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı,
araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.
Başkomutan tarafından en
ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu
izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi,
Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların
da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos
1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi.
Büyük taarruz planı gerçekten
dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli
idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet
merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine
kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister
istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak
Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı.
Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin
arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin-
de, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.29/2
Bu plan, ancak büyük komutanların
sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri
etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup
olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.
26 Ağustos 1922 sabahı saat
5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk
Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu.
Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca
başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu,
kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık
merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu
taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak)
Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti.
I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari
Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.
Süratli taarruz sonucu,
26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü.
Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran
Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz
düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi
karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme
kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar
mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar
bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı.
"Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta,
düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz
tarafından kurtarılmış bulunuyordu.
Ancak, mağlup düşmanın çekilme
yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız
takibi gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası
altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir,
ileri!" emrini verdi.
Son süratle İzmir yönünde
ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de
Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir
ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül'
de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip
esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile
2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek
rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri
9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de
Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren
düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış, "Türkiye
Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti.