Mondros Mütarekesiyle başlatılan
ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk
milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek
isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî
ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı
bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti:
"Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!"
Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye değildir. Zafer ancak
kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken
vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine
hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine
dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir.
Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından
sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına
zafer, boşa gitmiş bir gayret olur".
Büyük Türk zaferinden sonra
da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş, demokratik
ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar
açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından
temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların
semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi.
11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi
ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki
çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi
de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından
tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla
idaremize bırakıldı.
1 Kasım 1922'de Türkiye
Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden
ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa,
Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet, mukadderatını
doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini
bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden
oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i
Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat
ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet
Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin
bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.
Artık sıra barış görüşmelerine
gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı.
Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde
olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet
24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile
yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor,
millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar
devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar
kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten
çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk
milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla
tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını
ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine
ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi".
13 Ekim 1923'de Ankara,
Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet
Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi
ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı, -yapıları
bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri
bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar.
Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara
Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin
ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen
bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin
de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu.
Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu
olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu
kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan
halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı
hanedanı yurt dışına çıkarıldı.
Artık devletin modern bir
şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa
zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini
takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari
yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini
yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye
ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul
edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı.
Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak
Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul
edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk
Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve
Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak
çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim
ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün
en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi;
Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan
Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform
gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı;
bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler
açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi.
Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve
seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi.
1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi
toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî
faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi.
Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni
Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk
İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle
ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine
almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik,
milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık
Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.
Milleti çağdaş uygarlığa
götüren bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti teşkil eden,
fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup
tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler
bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları
için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak
olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler.
Mustafa Kemal, inkılâpların
büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini
ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı.
Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden
büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle
dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının
da ölmez eserleri arasında yer aldı.
Büyük Önder, kurtuluştan
sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların
ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde
Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi.
Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay' ın anavatana
ilhakına galıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği
zamanla ağırlaştı; son günlprini hasta ve rahatsız olarak
geçirdi. 10 Kasım 1938 perşembe güxıü saat dokuzu beş geçe
Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün
dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.
Atatürk'ün na'şı, tahnit
edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalk'a
yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının
nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine
bırakıldı. Na'şı, bilâhere 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi.
21 Kasım'da büyük törenle Etnoğrafya müzesindeki geçici
kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel
temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde
ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati
çekiyordu.10 Kasım 1953'te na'şı, Etnografya müzesinden
alınarak muhteşem bir törenle Anıtkabir'e nakledildi.
ATATÜRK'ÜN ÜSTÜN KİŞİLİĞİ
Atatürk, Millî Mücadele'de
millî birliği temin eden eşsiz bir lider, muharebe meydanlarında
efsanevî bir kumandan, devlet kuran büyük siyaset ada·mı,
milletin çehresini değiştiren kûdretli bir inkılâpçıdır.
Bu vasıflarıyla, insanlık tarihinin tanıdığı en büyük adamlardan
biri olduğunda şüphe yoktur. Kahramanlık ve yüksek insanlık
meziyetlerini en yüksek seviyede taşıdığında dünya tarihçileri
ve fikir adamları tereddütsüz birleşmektedir. Tarihin büyük
tanıdığı şahsiyetlerle mukayesesi yapıldığı zaman türlü
bakımlardan bariz üstünlükleri göze çarpmaktadır. Bir kere
bütün bu dehalara üstün tarafı, hem fikir hem hareket adamı
oluşudur. O, fikri ve hareketi kişiliğinde birleştirmiş
bir lider idi. Fikir ve düşüncelerinin özünü oluşturan Atatürkçülük,
her türlü dogmatik unsurdan sıyrılmış akılcı bir dünya görüşüdür.
Memleket gerçeklerinden kaynaklanan, problemler karşısında
aklın ve ilmin rehberliğini kabul eden bu gerçekçi görüş,
gerek Türk Bağımsızlık Savaşı'nın gerekse onu izleyen Türk
çağdaşlaşma hareketi'nin esasını oluşturmaktadır.
Atatürk, milletin tarihî
seyrini değiştirebilecek üstün meziyetleri sayesinde, memleketi
askerî ve siyasî zaferlerle uçurumun kenarından kurtarmıştır.
Dünya tarihirıde, her türlü imkânsızlığa rağmen inandığı
fikri tatbik sahasına dökmüş. "Ya istiklâl, ya ölüm!" parolası
ile bir Millî Mücadele kazanınış, arkasından yepyeni hüviyette
bir çağdaş millet ve devlet yaratmış adam azdır. İçinde
bulunduğu şartları değerlendirmede, engelleri ortadan kaldırmada
gösterdiği büyük başarı Atatürk'ün ayrı bir özelliğini teşki1
etmektedir. Diyebiliriz ki Atatürk, Türk toplumunda sadece
çağdaşlaşma gereğini gördüğü için değil, bu çağdaşlaşmayı
en kısa zamanda gerçekleştirecek yolu gösterdiği için ve
nihayet çağdaşlaşmaya engel olan etkenleri cesaretle bertaraf
ettiği için büyüktür. Esasen "Modern Türkiye'nin Kurucusu"
sıfatını da işte bu büyüklüğünden almaktadır.
Büyük Nutkun sonlarında,
Türk gençliğine hitaben çizdiği tablo, aslında, kendisi
mücadeleye atıldığı zaman, memleketin içinde bulunduğu tablodur.
Atatürk, en güç şartlar altında bile, herşeyin bitti zannedildiği
bir zamanda bile, Türk milletine güven hissinin kaybolmaması
gerektiği gerçeğirri, eseriyle ispatlamış bir millî kahramandır;
onun için sembol olmuştur, onun için bayrak olmuştur.
Atatürk gerçeğin adamıdır;
sağduyunun ve ince görüşün adamıdır. Nerde ne yaptı, neye
karar verdi ise daima en iyisini yapmış, en hayırlısına
karar vermiştir. Halkın eğilimlerini çok iyi sezen ve ruhlara
sızmasını bilen usta inkılâpçılığı sayesindedir ki müşterek
arzu ve eğilimler kolayca millî ülkü haline gelebilmiştir.
Giriştiği mücadelenin başından sonuna kadar Türk milletinin
yüksek vasıflarına güvenmiş, kazanılan her türlü zaferin
milletin eseri olduğunu söylemiştir. Bütün teşebbüslerinde
millet sevgisine dayanmış, kudretli kişiliği ve gerçeği
sezişe dayanan ikna kuvvetiyle kütleleri sürükleyebilecek
bir lider olduğunu göstermiştir. Millî kurtuluşa bayrak
olan fikirleri, görüşleri ve ölmez eseriyle, tesirleri memleket
sınırlarını aşmış, mazlum milletlerin bağımsızlık ve hürriyet
mücadelesinde manevî kuvvet olmuştur.
Atatürk yaratıcısı, yapıcısı
olduğu "Türk İnkılâbı"nı ifade ederken: "Bu inkılâp, yüksek
bir insanî ülkü i1e birleşmiş vatanperverlik eseridir. Çocuklarına
bütün güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve aynı
zamanda bütün sefaletlere acımak sanatını öğretmektedir"
diyordu. Kendisi de yarattığı inkılâbın imanlı bir yapıcısı
sıfatıyla bütün dünyaya açık yürekle, samimiyetle ve dostlukla
bakıyordu. Gerçekten, "Ne Mutlu Türküm diyene!" vecizesiyle
kalplere millî iman perçinleyen Atatürk, aynı zamanda insanlık
idealinin ve insan sevgisinin de sembolü idi. Yabancıların,
"Düşmanlarınız kimlerdir?" sorusuna, "Biz kimsenin düşmanı
değiliz; yalnız insanılığın düşmanı olanların düşmanıyız!"
cevabını veriyordu. İşte bu insancıl yönü iledir ki tamamen
millî nitelik taşıyan "Atatürk İnkılâbı" aynı zamanda bütün
insanlığın hayranlığını da üzerinde toplamaktadır.
Atatürk'ün insanlık değerlerine
içten ve büyük saygısı vardı. O, bütün insanlığın asırlar
boyu övdüğü ııe övündüğü meziyetleri üstün kişiliğinde toplamıştı.
Hayatı boyunca gösterdiği davranışlar bu meziyetleri sergiliyordu.
Şöyle ki:
- Muzaffer Başkomutan olarak
İzmir'e girdiği gün, önüne serilen düşman bayrağını, "Bayrak
bir milletin bağımsızlık alâmetidir; düşmanın da olsa saygı
göstermek gerekir!" diyerek, onu yerden kaldırtan,
- Bir milleti hürYiyet ve
bağımsızlığa kavuşturan büyük eserinin haşmeti karşısında,
memleketin büyük sanatkârları, şairleri, tiyatro sanatçıları
elini öpmek istedikleri zaman "Sanatkâr el öpmez; sanatkârın
eli öpülür!" cevabını veren ,
- Çanakkale'de kendisine
karşı savaşırken bir kolunu kaybeden ünlü Fransız Generali
Gouraud'ya, yıllar sonra Ankara'da karşılaştıkları zaman
-Generalin boş kolunu. işaret ederek- : "Türk topraklarında
yatan şerefli kolunuz, memleketlerimiz arasında son derece
kıymetli bir bağdır!"diyen ,
- Çanakkale şehitleri törenine
konuşma yapmak üzere giden bir Bakanına, harpte ölen diğer
millet askerleri için de: "Bu memleketin toprakları üzerinde
kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız.
Huzur içinde uyuyunuz!" diye not yazdıran,
- Mısır elçisine, bir sabah,
Çankaya sırtlarından doğmakta olan güneşi göstererek: "Doğudan
şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şu anda günün ağardığını
nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını
öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha
çok kardeş millet vardır. Bu milletler, bütün güçlüklere,
bütün engellere rağmen mânileri yenecekler ve kendilerini
bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm
yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiç
bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir âhenk ve
işbirliği çağı alacaktır!"
Diyen Büyük Atatürk, gerçekten
insan sevgisinin ve insanlık idealinin kolay erişilemeyecek
bir örneği idi. Bu davranışlar, belki de insanlık tarihinde
eşi olmayan şeylerdi ve O'nun büyüklüğünü, O'nun genişliğini,
O'nun engin hoşgörüsünü simgeliyordu.
"Yurtta barış, cihanda barış"
için çalışmak, Atatürk için dünyamızda yaşayan bütün insanları
birbirine daha çok yaklaştırmak, daha çok sevdirmek yolundaki
çabaların bir parçası idi. O, "İnsan herşeyden önce mensup
olduğu milletin varlığı ve mutluluğu için çalışmalı; fakat
başka milletlerin de huzur ve refahıni düşünmelidir" derken,
işte bu çabasını dile getiriyordu. Atatürk'e göre "Dünya
milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi
huzur ve mutluluğunu temine çalışmak, demekti". Çünkü, "dünyada
ve dünya milletleri arasında sükûn ve iyi geçim olmazsa,
bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan
mahrumdu". İşte Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış"
ilkesinin kökleri böyle insancıl bir .düşünceden, böyle
insancıl bir idealden kaynaklanıyordu.
Atatürk'e göre "Milletleri
idare edenlerin vazifesi, hayatı mutlu kılmak hususunda
milletlerine yol göstermekti. Bütün insanlığın varlığını
kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdiı. Hayatta mutluluk,
ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı ve huzuru için
çalışmakla mümkündü. Natta bir devlet adamı böyle hareket
ederken "Benden sonra gelecekler, acaba böyle bir ruhla
çalıştığımı fark edecekter mi diye bile düşünmemeliydi."
O, karşılık beklemeksizin,
insanlığın mutluluğuna hizmet edebilecek adam yetiştirmenin,
en büyük zevk olduğunu söylüyor ve şöyle diyordu: "Bahçesinde
çiçek yetiştiren insan, bu çiçekten birşey bekler mi? Adam
yetiştiren insan da, çiçek yetiştirendeki hislerle hareket
etmelidir. Ancak bu tarzda düşünen ve çalışan adamlardır
ki memleketlerine, milletlerine ve bunların geleceğine faydalı
olâbilirler".
Atatürk'e göre, milletler
arasında düşmanlıkların yerini akrabalık bilinci almalı
idi. Kıta'alar ve milletler arasında ırkçı ve şoven yaklaşımlar,
yerini bütün insanlığın paylaştığı bazı ortak değerlere
terk etmeli idi. "İnsanları mesut edecek yegâne vasıta,
onları birbirine yaklaştırarak, onları birbirlerine sevdirecek
karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarıyan
hareket ve enerji idi. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek
mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması
ve muvaffak olmasıyla mümkün olacaktı. Dünya vatandaş(arı
kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmeli,
insanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerini almalıydı."
Bütün milletlerin çağdaş uygarlık düzeyinde birleşmesi,
bu ortak uygarlığa dahil olması Atatürk'ün en samimî arzusu
idi. Çünkü O, insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti
bunun bir organı sayıyordu.
Atatürk'e göre, insanlar
arasında artık hiçbir renk, din ve ırk ayırımı tanımayan
bir ahenk ve işbirliği çağı açılmalı, milletler bağımsızlıklarını,
millî niteliklerini, millî kültürlerini kaybetmeksizin,
her türlü emperyalist görüşün dışında, insanlığın ortak
değerlerinde birleşmeli idi. Bu ortaklaşa değerlerin kıtaları
birbirine bağlaması, insanları renk, ırk ve din farkı gözetmeksizin
birbirine yaklaştırması lâzımdı. Çünkü insanlığın yükselmesi,
insanlık idealinin gerçekleşmesi bu şuurun ayakta tutulmasına
bağlı idi. İşte Atatürk, görüş ve düşünceleriyle, bu yönüyle
de insanlık tarihi önünde aşılamayacak bir büyüklüğü temsil
etmektedir.
Son söz olarak diyebiliriz
ki, Atatürk'ün hayatı, şahsiyeti ve eseri incelendiği zaman,
insanoğlu, hayranlığını gizleyememekte; bu millî kahramanı
kutlamakta, bu kutsal mücadelenin önünde saygı ile eğilmektedir.