X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde, artık büyük
Türk devletleri kurulmaz olmuştu. Ama bu bölgelerdeki halk,
bir Türk olarak binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet,
soylu Türkler batıya gittikten sonra da dağlar ve vadiler
arasında kaybolup, kalmış kimseler idiler. Bu sebeple eski
Türk mitolojisinin, en ilksel izlerini, Altay dağları bölgesinde
bulmak mümkündür. Fakat zamanla, onlara da dışarıdan birçok
tesirler gelmiş ve yeni, yeni efsaneler meydana çıkmıştı.
Biz Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken, bu tarihi
gelişimi, hiçbir zaman gözden uzak tutmadık. Etnoğraflar,
tarih ve tarih olaylarını bilmedikleri için, Altay dağlarındaki
Türklerin efsanelerini sanki birden bire ortaya çıkmış gibi
görürler. Bazıları da bunları, binlerce yıldan beri hiç
değişmeden zamanımıza kadar gelmiş, eserler olarak kabul
ederler. Biz ise, "Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken
bütün çabamızı, eski Türklerden kalan motifler ile, bu bölgelere
sonradan girmiş yabancı tesirleri, birbirinden ayırmağa
verdik".
1. DÜNYAYI KAPLAYAN İLK "OKYANUS"
Altay dağlarında söylenen yaratılış ve türeyiş destanları,
değil yalnız Türklerin; bütün Ortaasya ile Sibirya'nın bile,
en gelişmiş ve üzerinde ilgi ile durulan mitoloji verileridir.
En eski Türklerin ne düşündüklerini bilmiyoruz. Fakat sonradan,
Ortaasya'dan toplanan bütün yaratılış destanlarına göre,
yeryüzü başlangıçta, büyük bir okyanus ile kaplı idi. Bir
Altay efsanesi, bunun için şöyle diyordu:
Yerin yer oldugunda, sular yeri sarardi,
Ne gök, ne ay, ne günes, ne de bir dünya vardi.
Tanri uçar dururdu, insan ogluysa tekti,
O'da uçar, uçardi, sanki Tanriyla esti.
Uçar, hep uçarlardi, yer yoktu konmazlardi,
Tanri idiler çünkü, ondan yorulmazlardi.
Yoktu Tanrinin hiçbir, basinda düsüncesi,
Insan oglunun ise, durmadi hiç hilesi.
Altay Türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları "Bay-Ülgen"
, yaratıcı bir Tanrı idi. Kendisi yerle gök arasında, yüce
Tanrının bir elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı
yaratmadan önce, Büyük Tanrının kutsal bir ilhamı, "Bay-Ülgen"
in bütün varlığını sarmıştı. Çünkü o, dünyayı yaratmak için,
Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilmişti. Bu durumu, başka
bir Altay yaratılış efsanesi, daha güzel anlatıyordu:
Dünya bir deniz idi, ne gök vardi, ne bir yer,
Uçsuz bucaksiz, sonsuz, sular içreydi her
yer.
Tanri Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak,
Uçuyor, ariyordu, bir kati yer, bir bucak.
Kutsal bir ilham ile nasilsa gönlü doldu,
Kayiptan gelen bir ses, ona bir çare buldu.
Bu iki efsane, birbirlerini tamamlıyorlardı. Bu sırada
dünya, büyük bir okyanusla kaplı idi. Öyle anlaşılıyor ki
bu okyanusun üzeri de, ruhlar âlemi ile doluydu. Tıpkı tasavvuftaki
"Vücûd-u mutlak" gibi. Altay efsanesindeki bu hali, bir
Bektaşi şairi şu nefesinde, ne kadar güzel anlatmıştır:
"Ârif sundu, aldi Cih'ni biçti,
"Cebrail çok vakit deryada uçtu,
"Hak bir avuç toprak deryaya saçti,
"Derya süzülüp de, yer olmadi mi?"
Bu Bektaşî nefeslerinin çoğu, konularını peygamberlerin
tarihlerinden almışlardır. Bununla beraber, İsl'miyetle
uyuşmayan pekçok Bektaşi şiirlerine de, rastlamıyor değiliz.
Tasavvuf edebiyatında "Vahdet", bir okyanusa benzetilmişti.
Seyyit Nesimi ise, bu vahdet okyanusuna, "Mûhit" adını veriyordu.
Zaten muhit de tasavvuf da, okyanus anlamına geliyordu.
Seyyit Nesimi'ye göre önceleri bu okyanus çok durgun ve
sakin idi. Fakat yaratılış, yani "tecelli" sırasında okyanus
coşmuş, kendi deyimi ile, "cûş' ve hurûşa" gelmişti. Varlık
âleminin meydana gelişi de, yine bu coşkunluk ve dalgalanma
sırasında oluyordu.
2. İNSAN "BALÇIK"TAN YARATILMIŞTI
Eski Altay efsanelerinde, büyük bir okyanusun ve suyun
esas olmasına rağmen, onlara göre insanoğlu, sudan yaratılmamıştı:
"İnsanoğlu aslı yine topraktı". Altay efsanelerinde bu olay,
şöyle anlatılıyordu:
Yine günlerden birgün, Tanri Ülgen denize,
Bakarak duruyordu, sasirdi birdenbire.
Bir toprak parçacigi, sularda yüzüyordu,
Topragin üzerinde, bir kil görünüyordu
Toprak üzerinde, bir kil görünüyordu.
Insaoglu bu olsun, insana olsun baba".
Görünmeye basladi, insan gibi bir sekil,
Birden insan olmustu, toprak üstündeki kil.
"Insanoglu bu olsun, insana olsun baba".
Bu iki insanin ise, adi olmustu Erlik.
Bu Altay yaratılış efsanesinde de açık olarak görülüyor
ki insanoğlunun aslı, su değil; toprak idi. Bununla beraber
tasavvuf edebiyatında, kendilerini sudan getiren şairler
de yok değildi. Özellikle İsl'miyetin henüz daha çok iyi
anlaşılmadığı çağlarda şairler, kendilerinin sudan geldiklerini
ileri sürüyorlardı.
"Kim bilür bizi, nice soydaniz,
"Ne zerrece oddan, ne de sudanuz,
"Bize meftun olan marifet söyler,
"Biz Horasan ellerinde, baydanuz!
"Bizim zahmumuza merhem bulunmaz!
"Biz kudret okindan, gizlü yaydanuz!.."
En eski Bektaşi şairlerinden birisi sayılan Abdal Musa'nın
söylediği bu nefesi, Altay yaratılış destanları ile bir
ilgisi vardır diye, buraya almadık. Böyle bir iddiada bulunmak,
elbette ki büyük bir ihtiyatsızlık olur. Ama ne yapalım
ki, her iki inanışın temellerinde yatan düşünce düzenleri
arasında, büyük benzerlikler bulunuyordu. İran mitolojisinde
de ilk insan, "kil" dediğimiz yapışkan topraktan yapılmıştı.
Onun için İran'lılar ilk insana "Kil Şah" adını veriyorlardı.
Türkler ise daha çok, "balçık" üzerinde durmuşlardı. Bektaşi
şairi Dehlûl Dan' şöyle diyordu:
"Âdemi balçiktan yogurdun yaptin!
"Yapip da neylersin, bundan sana ne?
"Halkettin insani, saldin Cihana!
"Salip da neylersin, bundan sana ne?.."
Şüphesiz ki, Bektaşi şairinin söylediği bu şiirde, İran
mitolojisinin de tesirleri vardı. Artık Şah İsmail devrinde,
balçıktan çok, toprağa önem veriliyor ve topraktan geldiğimiz
söyleniyordu:
"Hataî ümidüm kesmezem Hak'tan,
"Bizi var eyledi, o demde yoktan,
"Balçigimiz yugurmustu topraktan,
"Tür'biyem, yerden bittüm ezelden!.."
Öyle anlaşılıyor ki, "toprak ve balçıktan türeme" inancı,
Türkler arasında çok yayılmıştı. Mısırdaki Türklerin yazdıkları
eski Türk efsanelerinde de, bu anlayış ve düşünce, zaman
zaman kendi kendini gösteriyordu. Mısırdaki Türkler, İran
ve eski Samî mitolojilerinden de bir çok şeyler almışlar
ve kendilerine göre, yeni bir efsane yaratmışlardı:
Yillari sayilmaz, çok çok eski bir çagmis,
Gökler delinmis gibi pekçok yagmur yagmis.
Dünya sele bogulmus, bu siddetli yagmurla.
Yeryüzü hep kaplanmis, sürüklenen çamurla.
Sellerin önündeki, çamurlar bir yol bulmus,
Kara-Dagci daginda, bir magaraya dolmus.
Magaranin içinde, kayalar yarilmismis,
Yariklarin bazisi, insani andirirmis.
Kayalarin yarigi, insan kalibi olmus,
Kaliplarin içine, killer, çamurlar dolmus.
Aradan zaman geçmis, yillar asirlar dolmus,
Bu yariklarda toprak, sular ile h'lolmus.
Bütün bu efsanelerin tam metinleri, "Türk mitolojisi"
adlı büyük eserimizde toplanmıştır. Bu eserde, metinler
en orijinal kaynaklardan tercüme edildikten sonra birer
birer açıklanmış ve bir aydınlığa kavuşturulmak istenmiştir.
Biz burada yalnızca kısa örnekler ile, okuyucularımıza bir
fikir vermek istiyoruz.
İran ve S'mî mitolojilerindeki, "Dört unsur" nazariyesi
de Türkler arasına girmiş ve benimsenmişti. Ama zamanla
İrandaki eski dört unsur nazariyesi, Türkler arasında orijinal
şeklini kaybetmiş ve âdeta Türkleşmişti. Karahanlılar çağında
yazılan ünlü "Kutadgu-Bilig" adlı eserde bu dört unsur şöyle
sayılıyordu:
"Üçü ates, üçü
su, üçü oldu yel,
"Üçü oldu toprak, dünya oldu
il".
Türklerde dört unsur, üçerden 12 bölüm meydana getiriyordu.
Bu 12 bölüm de, "bir takvim ve zaman birimi" nden başka
bir şey değildi.