MANAS'IN ÇOCUKLUĞU (I. Bölüm)
Çok eski zamanlarda,
Kervan devrinde, gün ışığında tulpar eşinirken, ay ışığında kemerini
çıkartamadan at üstünde kuş uykusu uyuyan erler zamanında, aç arslana benzeyen
suratıyla, düşmana saldıran, bayrağı gökyüzünde dalgalanan, şanı âleme yayılan,
başından ak kalpağı çıkmayan, binere tulpar dayanmayan, kükreyerek yaşayan,
Kırgız denen çok eski bir millet yaşardı. Onların bayrağı gökmavisi idi.
Dostlarından çok düşmanları vardı.
Bir zaman Tanrı Dağı'ndaki eski
Kırgızları yöneten, halkının şanını uzaklara duyuran Karahan adlı Han, tahta
geçti. Onun kahramanlığı söz ile anlatılamaz; zenginliği de tarif edilemezdi.
Şöhreti gökyüzündeki yıldızlara ulaşmıştı.
Tanrım hiçbir şeyi ebedî
yaratmamıştır. Tanrı bu korkunç dünyada geleni gideni, büyüğü küçüğü
dengelemiştir. Bir gün kara yeri titreten Karahan da öbür dünyaya göç etti. Onun
tahtına oğlu Oğuz Han oturdu. Oğuz Han da adil ve heybetli idi, askeri de çoktu,
Türk eline, Kırgızlara baş olup, kükreyip doğudan ovalarını, düzlüklerini dağ ve
ormanlarını arslan gibi dolaştı. O da dönüşü olmaya yere gitti. Oğuz Han'dan
sonra Babir Han, ondan sonra Tüböy han, ondan sonra Kögöy han başa geçtiler,
Kögöy Han'dan sonra Nogoy Han geldi.
Yıllardan sonra, karanlık bir
gecede, saksağan, Nogoy Han'a uğursuz bir işaret verdi, uzun zamandır ona kin
besleyen, onun malına, mülküne ve yerine göz koyan kurnaz Kara-Hitay Hanı
Esenhan savaş açtı. Nogay Han'ın beli kırıldı, geniş dünyası daraldı.
Ala-Dağ'daki Kırgızların Ak otağı yağmalandı, ocağı söndü, Türk kabileleri darma
dağın oldular.
Nogay Han'ın Orozdu, Üsön, Bay, Cakıp (Yakup) adında dört
oğlu vardı. Şimdi onlar kırılan kılıç gibi, kervan göçüne başladılar. Biri
Altay'a biri Opal'a, biri K'şgar'a, biri Tibet'e sürüldü.
Kırk aile
Kırgız ile Cakıp iki eli bağlı olarak Kalmuk'ta, Çin'de dolaşıp Altay'a geldi.
Sürgün edilen bu kırk Kırgız ailesini yerleştiren, bölünmüş, dağılmış halkı bir
araya getiren Akbalta oldu. Kırgızlar Akbalta Batır'ın himayesine sığındılar.
"Akıllıyı dinlersek millet oluruz, Akbalta'nın sözünü dinlemezsek atalarımızın
(ruhunun) gazabına uğrarız" diyerek bir araya gelip and içtiler. Akbalta
Batır'ın bir dediğini iki etmediler.
Akbalta aksakal ve kutsaldı. Onu
her zaman destekleyen, ona yol gösteren bir meleği vardı.
Kırk Kırgız
ailesi Altay'a geldiler. Ama barınmaya delik, yemeye kavut, giymeye elbise
bulamadılar. Şimdi nasıl geçineceğiz diye düşünürken nerden aklına geldiyse,
Akbalta boz boğayı seçip, kurban ederek halka şöyle dedi:
Halkın huzuru
ahl'ksızlar bozar. Milletlerin kötüsü olmaz. Kalmuklar da, Mançular da iyi
millettir. Dünya, Kalmuk'un tatlı tebessümüne, kibarlığına aldanır, ancak o
herkesi yumuşakça ele geçirir. Eline düşersen çırpınan kuş olursun. Malın,
mülkün yoksa eksiksin, varsa rahat yaşarsın. Kalmuklarla çatışmayalım. Hayvan
yetiştirelim, çiftçilikle uğraşalım. Altay'ın toprağı altındır. Ekersen meyvası,
kazarsan altını vardır. Çalışsan toprak verir, dua etsen Tanrı verir. Çalış
Kırgız, belini bağlayıp başını kaldır.
Yurtsuz Kırgızlar,
Akbalta'nın sözünü haklı bularak Kalmukların Hanına Ala Dağ'dan getirilen
gümüşlerle süslenmiş tulpar (kırat)ı hediye ettiler. Altay'da yaz için yeşil
yayla, kış için düzlükten yer seçtiler ve orada yerleştiler.
Günler
geçti, yıllar geçti. Altay'daki Kırgızlar Kalmuk ile Mançuların arasında
kalmasına rağmen tekrar canlandılar. Türk soydaşlarını bulup ilgi kurdular.
Malları çoğalıp, kırk aile yetmiş aile oldu, ordu kurup hilâl işaretli bayrağını
dalgalandırdılar ve düşmanı ürküttüler.
Cakıp Bay'ın yurdunda nesilden
nesile geçen bir çift ak otak, tam ortaya, onun etrafında da kırk beyaz çadır
kuruldu. Çocuklar oynamakta, ağılda mallar dolu, dağlarda yılkılar otluyorlar.
Evlerin bacalarından sızarak çıkan duman yurdun huzur ve bereket içinde olduğunu
gösteriyordu.
Cakıp tündükten giren güneş ışığı yüzüne geldiğinde,
kalkarak siyah tulumdaki iyi karıştırılmış bal gibi kımızdan bir kase
yudumlayıp, kır atına binerek yurttan ayrıldı. Atını kamçılamak maksadıyla
ellerini sıvazlayarak gümüş saplı kamçısını şöyle kaldırır kaldırmaz kır atı
uçar gibi yurttan uzaklaştı.
Kırk ocaklı Kırgız, Altay'a yorgun bir halde
geldiğinde, Cakıp sanki hal' şımarıklığı bırakmayan bir çocuktu. Daha kimsenin
dikkatini çekmemişti. Çocukluğunda Kalmuk, Moğol ve Çinlilerin insanlık dışı
muamelesini gören bir köle idi. Dünyadan nasibi kesilmemiş olmalı ki o
eziyetlere, açlıklara, 'z'p ve ıztıraplara direnebilmişti. Çinlilerin ve
Kalmukların dilini öğrenmeye mecbur oldu. Aklı erdi, bıyığı çıkmaya başladı.
Boylu poslu yiğit oldu. Önceki şımarık Cakıp artık değişti, kibar oldu.
Kalmukların içine girdi, kendini beğendirdi, onlarla alış veriş yaptı. Sonunda
Çıyırdı adlı Hanımının üzerine Kalmuklardan Bakdöölöt isimli bir kızla da
evlendi.
Cakıp, sekiz yıl sonra Altay'da kendi evini kurdu. Aşağı yukarı
on aileyi bir araya getirip bir odaya yerleştirdi. Meyvalı ormanları olan geniş
yerlerde, çiftçilikle uğraştılar. Ürettiği mahsûlü, yaptığı kırmızı, ceylanın
ödünü, boynuzunu, yakaladığı kunduzun, su samurunun kürklerini, bulduğu altın ve
gümüşleri, zırh gömleğini, hançerlerini, derilerini komşu ülkelerini ipek,
porselen, çay ve parfümleriyle değiştirdi. İyi para kazanarak işi gittikçe
büyüttüler.
Altay'da 30 yıl Çinliler ve Kalmuklardan eziyet gören Cakıp
Bay artık onlara "Han" seçilmişti. Kışın su samurundan şapka, yazın altında
süslenmiş ak kalpak giyebilecek, sırtına kürk giyip beline hançer asıp, altın
eğerli bir kızıl cins ata binebilecek hale gelmişti. Beş yüz beyaz devesi, bir
baş ala sığırı, hadsiz hesapsız koyunları vardı. Ağılı hayvanla, heybesi
yemekle, hazinesi altınla dolmuş olmasına rağmen, Cakıp Bay'ın yüreğinde bir acı
vardı.
Onun derdi şuydu: Hesapsız sığırı ve devleti vardı. Yalancı
dünyada gözü doymuştu. Her gün yağla, etle besleniyordu. Ancak kara günlerde onu
koruyacak, ocağını devam ettirecek, tahtına varis olacak bir çocuğu yoktu.
Çocuğu olmayanın dünyası kururmuş. Cakıp Bay'la obada "ihtiyar", "çocuksuz
ihtiyar" denilerek alay ediliyordu.
Cakıp, çocuğum yok diye gezmeye
başladığı bir gün, kutsal dağdaki bir süt pınarına gelerek dua etti. Göz
yaşlarını yağmur gibi döktü. Sonra, Azoo Bel'in kenarındaki Calgız Arça (Yalnız
Ardıç)'ya varıp Tanrısı Ak Taylak'ı çağırıp, çocuğum yok diye ağlayarak, derdine
derman istedi. Hanımı Çıyırdı'yı, kendini günahkar hisseden miskin eşini,
beraberinde götürüp, atalarının mezarında konakladı, dua edip Tanrı'ya yalvardı.
Tanrı onu duymadı.
Cakıp Bay, hayvan saymayı bahane ederek her
gün erken obadan uzaklaşırdı. Bir gün dağda çobana uğramadan dertle telaşla, cin
çarpmış gibi, değişik kıyafetle dağlarda dolaşıyor, saçını başını yolarak
"Tanrım benden bir çocuğu niçin esirgiyorsun?" diye sorarak şaşkın şaşkın
yüzüyordu.
Cakıp, akşama doğru, Ulu Dağ'a gölge düştüğünde kendine gelip
derhal atının başını yurda çevirdi. Tanrı böyle istemişse başka çare yoktur.
Çocuksuz dünya kuşsuz yuvaya, kuşları yok çınara, bakımsız küçük göle, otsuz
çöle benzer.
Yanında Cakıp Bay dağdan inerken dağderesindeki Kara Önkür
(Mağara) yolunda, yaşı yetmiş civarında, sakalı göğsüne kadar uzayan bir dervişe
rastladı. Derviş, Kara Önkür'e arasıra gelirdi. Kıpcak neslindendi. Dünyayı
dolaşıp dururdu. Evi ocağı, çoluk çocuğu yoktu. Sık sık Kırgızların yurduna
gelirdi, çoğu zaman Kalmuk, Çinli, Mançu ve Uygurdaki Türk soydaşlarını,
Andican'a İran'a kadar giderdi, kuş gibi özgür yaşardı. Dünyaya zenginliğe
doymuş bir adamdı. Bu dervişle konuşmak isteyen Cakıp, atından indi. Elindeki
tulumdan kımız, heybesinden kurut alıp ona vererek:
"Derviş, malın canın
esen mi?" dedi. Derviş;
"Ey Cakıp Bay, bana malımı sorma", dedi. "Benim
malım yoktur. Dünyaya doymuş insanım. Göğün altındaki dünya benimdir. Senin
dünyan da benimdir. Ben malı sizin gibi biriktirmem." Cakıp;
"A evliyam,
bunu bilmemişim, kızmayın!" dedi.
"Tanrımın yarattığı insanlara kızmam"
dedi. Derviş. "Ya sen neye küsüp duruyorsun Cakıp? Senin malın mülkün bol değil
mi?"
"Yaşım kırk sekize ulaştı, gençliğimde mal biriktirdim. Gördüm ki
mala mülke sahip çıkacak olan çocuk imiş, çocuğu olmayanın malı mülkü kurusun
çocuğu olmayanın yuvası, yıkılmış şehre benziyormuş". Cakıp, Dervişe derdini
anlattı.
Derviş düşündü.
"Bir yerden duymuştum. Tibet'e gidersem
bir çeşit ottan yapılmış bir ilacı getireceğim. Geçmişte atalar, hanımı
doğurmazsa onu küçümser, hakir görürlermiş. Eskiler böyle anlatırdı" dedi
derviş.
"Evliyam, sözüne, aklına sağlık" Cakıp dervişin eline altın
vererek yolcu etti. iren bir dağlar zinciri idi. Görülüyor ki bu
karşılaştırmalar uzadıkça, yeni yeni meseleler çıkıyor ve bir bölgede kalamaz
oluyoruz.
Ondan beri Cakıp Bay hanımını, yani ömür boyu gönlünü
incitmeden saygı gösterdiği hanımını, nasıl utandırabileceğini düşünüyordu.
Çocuk arzusuyla yanan Cakıp Bay, hasret şiirleri söyleyerek Altay'ın dağ
ve düzlüklerinde hüzünlü ağlıyordu.
Kırmızı saplı
aybaltayı
Kırmadan kim yapabilir?
Darma dağın olan halkı
Kırmadan
kim toplayabilir?
Sapasağlam aybaltayı
Kırmadan kim yapabilir?
Tutsak olan bu millete?
Kim adil han olabilir?
Zavallı Cakıp
yurduna yaklaşığında boğuk sesini kesti. Önüne Akimbeğ'in Mendibay adlı şımarık
çocuğu çıkıp selamladı.
"Babacığım, niye bunca ağlıyorsunuz?" dedi çırak
oğlan, Cakıp Bay'a acıyarak.
Cakıp ancak o zaman kendine gelerek göz
yaşlarını sildi. Çocuğun sorusuna cevap vermeden, Atı Tuuçunak; direğe
bağlanmadan, sağa sola bakmadan evine girdi. Bu esnada dışarıya kaçtı, "Cakıp
Bay'ın atını yakalayın" diye bir gürültü koptu. Cakıp buna aldırış etmedi.
Çıyırdı, ihtiyarın elbisesini çıkarmadan rastgele uzandığını görüp
korkudan rengi uçtu, hemen ipek döşek serip etrafında pervane oldu. Hatun,
Cakıp'ın son zamanlardaki derdini bildiği için nezaketsizlik etmedi. Kibar
davrandı, arzusunu sormaya cesaret edemedi, bilmezlikten geldi. Çocuk
doğurmadığı için yüzü safran gibi sarardı. Sonunda Çıyırdı:
"İhtiyar, ne
oldu sana, ne derdin var?" diye bağırdı.
Cakıp yere, delercesine,
bakarak suskun oturuyordu. Bir zaman sonra konuştu.
"Kocadığında mı bana
çocuk doğurup neslimi devam ettireceksin. Bunu anlamıyor musun? Beni çocuksuz
bırakıp çocuk gibi bağırıyorsun. Benim çocuksuz ihtiyar; senin, kısır kadın diye
adımız çıktı. Çocuğumu koklayıp öpseydim hasretim kalmazdı. Ne kardeşimin yüzünü
gördüm, ne de çocuk yüzü gördüm. Çocuk doğurmayan senin gibi karıyı, çalılığa mı
bıraksam, çöle mi bıraksam diye düşünüyorum. Çocuksuz kadından ve balı keçi
yeğdir."
İpek elbise giyen Çıyırdı'nın yüreği tuz serpilmiş gibi
sızladı, öleyim dedi. Yer kabul etmedi. Gönlü sökülüp, gözlerinden yaş dökülüp
üzüntüden kıvrandı.
Akşama doğru yorgun bir halde gelen Cakıp, yattığı
yerde horlayıp tanyeri ağarıncaya kadar kımıldamadan uyudu.
"Bayım, gece
kaçan Tuuçunak'ın peşinden giden çocuktan haber yok. Annesi çok merak ediyor.
Kalkıp onun çocuğunu bul, niye böyle hiçbir şey olmamış gibi uyuyorsun?" Ak
maral gibi gerilen, rengi uçan zavallı Çıyırdı, Cakıp'ı uyandırdı.
"E,
hanım, artık üzülme. Şu ana kadar ömrümüz hasret ile geçirdik. Bana bak, uğurlu
bir rüya gördüm. Anka kuşu gibi heybetli bir kuşu yakalamışım. Yer yüzündeki
hayvanlar bu kuşun heybetimden çekiniyordu. Ona uzun ipek bağ taktım. Bu talihe
işarettir. Tanrım bize lütfedecek gibi" diye Cakıp, Tündüke bakarak Tanrıya
sığındı. .
"Ağzına yağ vereyim ihtiyar, dediğin olsun! Tanrım versin!
Başına talih kuşu konacakmış" dedi. Çıyırdı, sevinip "Ben de uğurlu bir rüya
gördüm. Elma yemiştim, içinden altmış kulaç ejderha ıslık çalarak çıkıp ata
dönüşerek, uzandı."
"Bunu başkalarına söyliyelim mi, ya da kimseye
söylemeyelim mi" diye birbirine danışıp dururken, dışarıda yüksek sesle konuşan
bir kadının sesi duyuldu.
Kapıdan Mengdibay adlı çocuğun annesi,
Kanımcan, yüksek sesle hakarete başladı. Avulda bunun gibi şirret kadın yoktu.
"Y' Cakıp! Dünden beri senin atının peşinden giden çocuğumdan haber yok,
ya al senin kölen olsun. A... sen bu evde çocuk bakacağına dünyayı umursamadan
karının yanında eğlenip oturursun ha. Çocuğu olmayan insan çocuğun kıymetini
bilmez tabiî. Sizinki gibi Dünyanın bizim için anlamı yoktur, çocuk kıymetlidir,
çocuğumu bul."
Cakkıp Bay terbiyesiz kadınla muhatap olmadı ama, bu
alayda da yanmadık yeri kalmadı. Huzuru kaçıp kapıya çıktı ve her tarafa adam
gönderdi. Kendisi koyun çobanının bindiği kumral al renkli atla, Tuuçunak'ın
ardından giden Mengdibay'ı aramak için Kara su nehri boyunca at sürdü.
Cakıp, çaresiz büyük bir ümitsizlikle giderken bir adacıkta deminki
kahrolası Mengdibay hiçbir şey olmamış gibi oturuyordu. Tuuçunak'ın üzerine
Akparsın derisi örtülmüştü.
Hiçbir şeyden korkmayan Mengdibay, Cakıp
Bay'a akla gelmedik hadiseleri anlattı: Mengdibay, Tuuçunak'ı takibederek
gelirken, kırdan çıkan kırk çocuk atı yakalamış eğleniyorlarmış. Ormandan çıkıp
saldıran parsı, gürzle öldürüp derisini Tuuçunak'ın üzerine örtmüşler ve biz
Cakıp Bay'ın çocuklarıyız demişler.
Hayrete düşen Cakıp, avula gelip
çocuktan duyduklarını sadece hanımına anlattı.
Ertesi gün Cakıp,
hanımları, avuldaki büyükleri ve yakınları ile danışarak gece gördüğü rüyası
lâyıkıyle büyük bir ziyafet vermeye hazırlandı.
Cakıp ziyafete
Altay'daki on iki kabile ile birlikte, Kırgız'ı, Kazak'ı, Noygut'u, Nogoy'u Türk
soydaşlarını, bunlardan başka yine Kalmuk, ve Tırgoot Moğolları da alınmasınlar
diye davet etti. Servete düşkün Cakıp bu kez cimrilik etmedi. Sevincinden,
topladığını, biriktirdiğini tamamiyle harcadı. İki altın hazinesinin ağzını
açtı. Sayısız atlarından dokuz kara kısrak, tulumluk altı malı ile doksan kara
koyun, ak baş dişi deve, yedi inek kesti.
Cakıp'ın ziyafetine
çağrılanlar, birilerinden haber alanlar koşarak geldiler. Ziyafeti Akbalta idare
etti. Yetmiş Kırgız ailesi, iki gün misafir edildi. Cakıp Bay yağma gören
Kırgız'a unuttuğu hayır duayı hatırlatmak için, at kestirdi. Aç halkı doyurdu,
giydirip kuşattı. Eline para verdi, uzaktan gelenlere, çapan giydirdi, değerli
misafirlere at hediye etti.
Ziyafete gelenler Cakıp'ın bu cömertliği
hakkında kendilerine göre yorum yaptılar. Bazıları ziyafetin Mengdibay sağ-salim
bulunduğu için yapıldığını söylediler. Fakirler ve garipler ise "sahipsiz kalan
malını Cakıp Bay koyacak yer bulamadığı için savuruyor" dediler. Kalmuklar,
Moğollar basiretli halk olduğu için hemen şüphelendiler, kusur bularak
"Kırgız'ın malı var ama devleti yok. Cakıp'ın bize yaltaklanması bize tabi
olmasındandır" diye düşündüler. Cakıp Bay ise "Allah ü Te'l' bize rüyayı boşuna
göstermemiştir, bu bir hayırlı işarettir, rüyam gerçek olur mu, yüreğimdeki
buzları eritir mi" diye dua edip iyi dilekler diledi.
Cakıp Bay
ziyafetten sonra Kıpçak, Noygut, Nogay ve Türk kabilelerinin liderlerini ve
yakınlarını rüyayı yorumlamak için alıkoydu. Onları ziyafet obasına davet etti,
onlara birer elbise giydirdi.
Bilgiçlar, akıllılar, rehberler başlarını
eğip, sarkmış uzun ak sakallarını sıvazlayıp, Cakıp'ın gördüğü rüyayı zevkle
dinleyip oturdular.
O zaman Cakıp şöyle dedi:
"Halkım! Bir
acayip rüya gördüm, rüyamda böyle bir iş gördüm. Ala dağ'da dolaşıyordum. Bir
kuş yakaladım. Kuşun ötmesi çok değişikti. Kuyruğu ve başı parlıyordu, gagası
çelik, ayağı hançer idi. Uçurduğum zaman göğün altını, kara yerin üstünü
karıştırdı, gökteki kanatlılar, yerdeki ayaklılar ona karşı gelemediler, hiçbiri
kurtulamadı. Halkın rüyamı yorunuz. Bunun tabiri nedir?
Oturanların
hiçbirinden ses çıkmazken, aksakallı, görmüş geçirmiş Bay Cigit, Cakıp'ın
rüyasını iyiliğe yordu:
"Ey Cakıpım, hanımının ve senin gördüğün rüya
çok güzel rüyadır. Millete hayırlıdır. Başına talih kuşu konmuştur. Arzuladığın
erkek çocuk dünyaya gelecektir. O arslan gibi heybetli bir yiğit olacaktır,
dünyaya hakim olacaktır. Başına devlet kuşu konacaktır. Rüyalarınız gerçek
olsun! Niyetiniz makbul olsun!
Tanrı yardımcınız olsun!" Dağılan halk
Tanrıya sığınıp sevincinden hıçkıran Cakıp'a hayır dualar ettiler.
Ziyafet yapıldı ve geçti. Ertesi gün, Cakıp'ın avulundakiler gökte insan
vücuduna benzeyen bir soğuk kara bulutun yer yüzünü kapladığını gördüler. Kadın
Şaman, bahşı ve gözü açıkların tarifine göre, bu kötü haberin işareti idi.
Nihayet söylenenler doğru çıktı, kötülük avula çabucak geldi.
Cakıp
Bay'ın yaptığı ziyafetin haberi Kalmuk ve Hitay hanlarına çabuk ulaşmıştı. Bu
haberi aldığında korkunç suratlı, ırmaklar dolusu kan akıtan Esen Han yerinde
duramadı.
Hitayların ve Kalmukların, Kırgızlarda ezile öcü, bitmez
tükenmez intikamı vardı. Esen Han "Kırgız hanları, bizim batı ve kuzey tarafa
yaptığımız yağmaları hep engellediler. Birkaç defa ipek, kumaş, çay ve türlü
eşyalarımızı, kervanlarımızı yağma ettiler. Bugün öldürsen, ertesi gün tekrar
kalkan böyle inatçı halk görmedim." dedi.
Esen Han sarayına durumu
önceden sezer, acayip sihirleri bilen gözü açıklara kürek kemiğiyle fal açan
falcılara, İlim-i Biçik (kalmukların mukaddes kitabı) okumuş sihirbazları
çağırttırarak:
"Kahrolası Kırgızlar nasıl bu kadar canlandılar? Bunların
haberini, sırrını bana söyleyin" dedi.
Bilgiçler, uzmanlar, k'hinler üç
gün evden çıkmadılar. Sonunda Esen han'a diz çökerek şöyle dediler:
"Esen Han Hazretleri, biz söylesek yanılırız, sizin gazabınıza uğrarız.
Bunun doğru cevabı Çong-Beecin'deki Kara Han'ın sarayında açık asman (Gök)
önündeki taş sandıkta özenle saklanan eski kutsal kitapta yazılıdır. Oraya adam
gönderip öğrenelim!"
Esen han buna inandı. Kardeşi Kara Han'a mektup
yazıp mühürünü bastı. Kırgızlardan, Türklerden, Kazaklardan yağmaladıkları
kumaşı, pars kürkünü, bir kutu altını hediye koydu. Bunlara dört beş k'hin de
gönderdi.
Esen Han'ın dayandığı akrabaları idi. O zamanlar Kırk Hanlı
Hitay padişahlığının ordug'hı, Kara Han, Alevke, Esen Han, Aziz Han adlı dört
kardeş tarafından yönetilirdi. Onlar eski atalarından kalan küçüğün büyüğe,
çocuğun babaya saygı göstermek gibi adetlerini bozmadan yaşatan, yurtta ünü
yayılmış cesur Hanlar idi. Kara Han kırk hanlığın sarayını yönetirdi. Aziz Han,
Esen Han, Alevke, Pekin'in Orta ve Çet-Beecin Hanları olarak atanıp obaları
yönettiler. On bin kişilik orduya komutan olup kuzey ile batı taraftaki
Hanlıkları padişaha tabi olan yurtların hanlarıydılar.
Gönderilen
k'hinler üç ayda geldiler.
Kutsal kitapta şöyle yazılmıştı:
"Kuzeydeki Kırgızlardan Manas adında bir alp doğacaktır. Onun arkasında
kara mavi yelesi, omuzu üzerinde tahta gibi kızıl beni olacaktır. Manas, Kalmuk
ve Hitay'ı karıştıracaktır. Gök ile yerin güzelliği olan ulu şehir Pekin'i harap
edecektir. Altı ay Han olacaktır. Hitay kahramanları tutsak olup
ölecektir."
Bunu öğrenen zalim Esen Han vurulmuş ayı gibi titredi.
Kendini kaybetti, feryat etti ve kana susamış gibi bağırmaya başladı.
"Vahşi Kırgızların hamile kadınların tümünü cezalandırın! Çocuklarını
Köle edin Manas'ı bulup getirmezseniz hiçbirinizi canlı
bırakmayacağım."
Böyle müşkül durumda, altın karşılığında kiralanan casus
Kalmuk rahibi, Cakıp Bay'a yedi gece yaya yürüyerek ulaştı. Bu haberi ona
söyledi. Kırgızlar kaçamadılar. Ertesi sabah Kalmuk askerleri boynuzlar çalarak
Cakıp'ın avlunu çembere aldılar.
Ne yapacağını şaşıran Cakıp Bay,
Kalmuklara boyun eğerek, at kesip, kımızdan yaptığı içkileri ikram etti. Torbada
biriktirdiği altınları hediye verdi. Çok göz yaşı döktü. İçlerindeki müzevir
Hitay temsilcisinden korkan, Kalmuk askerleri, Cakıp Bay'ın sözünü dinlemeden
Esen Han'ın emrini ilettiler.
"Hamile kadın kalmasın!" Askerler
kamların, kırgızların evlerini arayıp taradılar.
Kalmuk askerleri yetmiş
Kırgız ailesinin hamile kalan kadınlarını topladılar. Onlara hiç acımadan,
kılıçlarıyla karınlarını yararak bebeklerini çekip çıkardılar, kemiklerini
köpeklere verdiler.
"Kırgızların tohumunu kurtaracağız. Esen Han'ın emri
böyledir!".
Askerler avuldaki sütten kesilmemiş bebeklerden, yaşı on
yediye kadar olan çocukların hiçbirini bırakmadan at gibi dizip, adını sorarak
saydılar. Manas adlı çocuğu bulamayınca kaçamayanları öldürüp kalanları dönüşü
olmayan Pekin'e götürdüler. Han avlunu yağma ettiler.
Kırgızlarda doğan
çocukların sayısını kontrol etmek için her beş aileye birer Kalmuk gözcü
koydular. Kalmuk gözcüleri, çocuk buldukları ya da hamile kadın gördükleri evin
üstüne siyah bağ bağlardı. Bu işaretlere dokunan adamın başı kesilirdi.
Kırgızlar kara giyinip, kadınları kara sarık sardılar, köpekleri her yerde
uludular. Ölmek isteyip de ölemeden, kendi canlarına kıyamadan acılar içinde
kıvrandılar.
Halkın inleyişinden
ürkmüş kuşlar uçmadılar, ağaçlarda bülbüller ötmediler. Köpekler her yerde
havlayıp durdular.
Alevke'nin
gönderdiği askerler, Kırgızlardan Manas adlı çocuğu bulamayınca her yeri
cehenneme çevirerek onu başka Türklerde aradılar. Oralarda da bulamayınca
Buhara'ya, Semerkant'a girdiler. Sonunda Semerkant'ta kamburu çıkmış, geniş
omuzlu Car Manas adlı Çon Eşen'in çocuğunu bulup, gözlerini bağlayıp, ayaklarına
demir bukağı takıp, sevinerek Pekin'e götürdüler. Kalmuk gözcülerin, kervanların
ulaştırdığı habere göre Çon Eşen'in Manas adlı çocuğunu Hitay, kırk ip boyundaki
büyük zindana koyup bir bel'dan kurtulduklarını düşünerek huzura
kavuştular.
Bu haberi öğrenen
Cakıp, belini sıkıca bağladı.
O gün üzerinden çok
geçmeden çocuk gülüşü ve ağlaması duyulmayan avulu bir araya toplayan Akbalta,
halkın gönlünü avutup şöyle dedi.
"Sonunda görecek günlerimiz iyi olur.
Tanrım dileklerimizi verir. Başınızı kaldırın! Kara başı yalnız kendimiz
koruruz! Yatarak ölmektense savaşarak ölelim! Her erkek düşmanın silahına
baksın. Gizlice silah yapalım!".
Taşa damga basan, demiri toprak gibi
yoğuran Döğür Usta başta olmak üzere gözcülere sezdirmeden ormandan kömür
hazırlayıp, dağdan demir kazdırıp, örtülü kara keçe evini ustahane (atölye)
yaparak Davut ata mesleği diye pulat kılıç ve mızrak yaptılar. Her erkek için
birer kılıç ve mızrak yapıldı.
Akbalta, bunların
çoğunu deriye sararak kuru toprağa gömdürüp üzerine işaret koydu.
Bir yıl geçti. İki
yıl geçti.
Yorgun düşen Cakıp
Bay, Akbalta'nın sözünü dinleyerek Kalmuk'a Tirgot'a altın ve hayvan verip
otlağını yeniledi.
Cakıp, sonraki
zamanlarda evvelkinden daha kuvvetlendi, yüzüne renk geldi, gönlü açıldı,
hayvanlarının hesabını tutup hayatını daha düzenli hale getirdi. Cakıp'ın bunu
canlanmasında bir sebep vardı. Tatlı Hanımı Çıyırdı, hamile kalalı üç aya
olmuştu. Cakıp, bunu Hanımının yemek yememesi ve bulantısının şiddetlenmesinden
öğrendi. Çıyırdı, Kırgız'ın da, Kalmukların da, Hitayların da yemeklerini
istemediği için sabahtan akşama kadar üzülüp ağlayarak, istediği şeyin arslan
yüreği olduğunu söyledi.
Kırgızlarda arslan
avlayacak avcı kalmamıştı. Akbalta'nın tavsiyesiyle Kalmuk, Tırgot, Kazak, Türk
kabilelerine adam gönderip şehirlerini aradılar, taradılar. Sonunda Kangay'ın
kara avcısı, arslan avlamış diye bir haber duydular. Çıyırdı at bakıcısına para
ve altın vererek arslan yüreğini aldırıp getirtti.
Bıldırcın gibi
büzüler Çıyırdı Hanım, arslanın yüreğiyle ciğerini birlikte kazanda hafifçe
kaynatıp çorbasıyla beraber tamamen yedi.
"Bayım, şimdi bana
can geldi!" dedi. Çıyırdı yedi gün yedi gece terleyerek hiçbir şey yemeden rahat
uyudu.
Dokuz ay geçti.
Çıyırdı'nın karnı büyüyüp doğum günü yaklaştı. "Kalmuk rahibi askerbaşıyla
geliyor!" şeklindeki haber Kırgızlara ulaştı. Cakıp bay kendini kaybetti; sanki
uyuşmuş gibi şuursuz dolanıp ne yapacağını şaşırdı.
Akıllı Akbalta
ormanda bir kulübe yaptırıp yedi delikanlıyı korumakla görevlendirip Çıyırdı'yı
her yanından örtüp gizledi:
Askerbaşı avulu
toplayıp emiri okudu: "Yer yüzündeki güneş gören halkların hükümdarı olan Çin
Maçin Hanı Esen Han'ın doğum günü için Kırgızlar değerli hediyeler
hazırlasınlar!" Kırgızlar "Doymayan kafirlere ses çıkarmadan hediyesini verelim
de bir an önce defolsunlar. Çocuk görmek üzereyiz. O çocuğa gelecek bel'
askerlerle beraber gitsin" dediler.
Kırgızlar bu kez
karşılık göstermeden güle oynaya altın ve gümüş toplayıp süsledikleri ata güzel
kızı bindirdiler. Heybeyi altın mücevher ile doldurdular, hayvanları dokuzar
dokuzar sürüp çıkardılar.
Askerbaşı sarayına
döndü.
Kırgızlar,
Çıyırdı'yı sakladıkları için çok sevindiler.
Beklenen gün de
yaklaştı. Çıyırdı'nın doğum anı geldi. Hanımın sancısı başladı.
Sancı başladığında
Cakıp'ın evine bahşılar ve kadın şamanlar toplandılar. Tünek'i dayamak için
altın sırık diktiler. Kadınlar telaşlanıp beyaz evde (Akotağda) gürültü
kopardılar.
Cakıp efsun okuyup,
akbozdan kısrak, baykuş başlı koyun, ay boynuzlu inek, enenmiş deve kurban
kesti.
Avulda Çıyırdı'nın
şiddetle bağırmaları, çığlık atışları yedi gün sekiz gece kesilmedi.
"Şefkatli kayıp kuş
(dağlı geviş getiren hayvanların hamisi), Umay Ana, kuş ana, şefkatini esirgeme,
yardım et!" kadın şamanlar bahşılar sıçrayıp, davul çalıp Umay Ana'yı yardıma
çağırdılar. Ateş Ana'ya sığınıp ateş yaktılar, süt ve yağ saçarak, ardıç ağacı
yaktılar.
Yetmiş Kırgız
ailesinin erkekleri Çıyırdı'nın doğum sancıları geçirmekte olduğunu öğrenince
sevinip Cakıp Bay'ın evine gittiler, yavaşça gelip olup bitenleri dikkatlice
seyrettiler. Tanrım bize ne verecek, görelim diye küçükten büyüğe herkes dağa
taşa sığındı.
Dokuzuncu gece
Çıyırdı'nın sancısı bitti diye kadınlar heyacanla bağırıştılar.
"Cakıp Bay, Hanımın
şimdi doğuracak" sözünü işitince Cakıp yüksek sesle ağlayıp, çocuğun sesini
duyduğumda kalbim parçalanmasın, gene alay etmesin, avulda duymayayım diye
tepelere gitti.
Cakıp Bay, Hanımı
erkek çocuk doğurursa muştuluk vermek için kerme (atları bağlamak için iki çadır
arasına gerilen urgan) ye kırk kara boz at yavrusu (dört yaşına basan at)
bağlattı.
Böylesini hiçbir
insan görmemişti. İnsanlar sevinerek göğe baktılar, etraf sesiz ve sakindi,
hayat adet' durmuştu, kanatlı kuşlar uçmadılar, akan sular akmadılar. Avuldaki
köpekler havlamadılar, otların başı sallanmadı.
Bu bir iyilik
işaretiydi. Bu çocuktan, kimse ürkmedi, korkmadı. Hepsi merak ettikleri sırrın
açıklanmasına beklediler. Hepsi kulaklarını kabarttılar.
Altay'ı sarstı
"Baa" diye ağlayan çocuğun sesi, kara yer sallandı. Alemi sarsan bir gök
gürültüsü duyuldu. Ak Otağ'a kut düştü. Gökkuşağı gibi, eğilen parlak bir ışık
Cakıp'ın avulunun üzerini kapladı.
Şimdi dağ başında
Kayberen (dağlı geviş getiren hayvanların hamisi) böğürdü, bahçedeki kuşlar
öttü, yerdeki yılanlar ıslık çalıp, avuldaki köpekler havlamaya, atlar kişnemeye
başladılar.
Bebek iki elinde
kan pıhtısı olduğu halde doğdu, bebeğin on beş yaşındaki çocuk kadar ağırlığı
vardı. Çırpınışları otuz yaşındaki insanın kuvveti kadardı. Bebeğin iki omuzunda
kara yele görüldü. Ağzına yiyecek verildiğinde üç tulum yağı bir defeda yedi.
Soylu kadın Çıyırdı bebeğe memesini verdiği zaman memesinden önce süt sonra kan
çıktı, Hanım buna dayanamadı.
Yetmiş Kırgız
ailesinin mutlu günleri gelmişti, nice aylardan, nice yıllardan beri çocuk
ağlamasını işitmeyen Kırgızlar çok sevindiler.
Avulun erkekleri o
anda çocuğun babası olan Cakıp'ı hatırladılar. Ona bu haberi ulaştırıp hediye
almak için kermedeki kırk at yavrusuna binerek her tarafı aradılar. At
bulamayanlar da çoktu, kimisi yaya, kimisi atlı gitti.
Avulda erkekler
yalnız Akbalta tedirgin bir halde evinde kalmıştı. Sulayka bunu görüp saşırdı,
"İhtiyar müjdeden boş kalma, koşan almaz, nasibi olan alır. Cakıp'ın sevincini
paylaş" diye yalvardıktan sonra yola koyuldu.
Akbalta, Kökçolok
atını döverek avdan kalan köpek gibi seğirtti. Cakıp Bay dağ eteğindeki gök
çukurun yüzünde, ırmak kenarında, kanatlı at veya gök kır tay gibi, kara yeleli
kula kısrağa yürümeyi öğretmek için tek başına uğraşıyordu.
O zavallı Cakıp'ın
Akbalta'nın getirdiği sevinçli haber ile bütün vücudu titreyip bayıldı. Sonra
ayılıp şükrederek avula geldiler.
Akbalta, Cakıp'a
ulaştırdığı sevinçli haberin karşılığında dokuz hayvan aldı.
Cakıp Bay, hiç
şaşırmadan boz evine Çıyırdı'yı kutlamaya sakinci girdi.
"Var ol Hanım!
Evladının beşik bağı sıkı olsun! Beşik bağı kutlu olsun! Çocuğunu tanrı
korusun!"
"Var ol bayım,
dediğin olsun!" diyerek rahatlayan Çıyırdı, beyaz memelerini uzatıp, beyaz
gerdanını çıkarıp ihtiyar kocasına çocuğunu uzattı.
Cakıp, bağırarak
ağlayan bebeğin göbeğini kokladı. "İhtiyarlıkta sahip olduğum oğlan bu mudur"
diye bebeği Tünek'e yaklaştırıp dikkatlice baktı. Tanrının verdiği bu çocuk
ağırbaşlı, arslan boyunlu, gözü açık, kaşları çatık, sert, kaplan gibi heybetli,
kuvvet fışkıran bir oğlan idi. Cakıp, çocuğun arkasında kara mavi yeleyi gördü.
İki omuzunda koruyucu melek kükreyip duruyordu.
Mutsuz Çıyırdı
"İşte sen, vücudumun bir parçası olan gözbebeğim, seni dokuz ay, dokuz gün
karnımda taşıyıp, bin bir zorlukla doğurdum. Artık ak sütümün hakkını verirsin"
diye içinden üzülerek Umay Ana'ya derdini anlattı. Çıyırdı, çocuğu doğururken
gözüne görünen bir ikaz işareti hakkında Cakıp'a da, yakınlarına da bir şey
söylemedi. Bu annenin kalbinde bir sır olarak kaldı.
Bir ak sakallı
derviş, tünekten inerek "Oğlunun adı Evliya'dır. Büyüdükten sonra savaşçı
bahadır olacaktır. Bir çelik ok tahsis ettim, onu çocuğuna emdir. Asıl lazım
olanını yakasına tak. On ikiye girdiğinde bir ustaya yay yaptıracaksın.
Olgunlaştığında altı yiğide verilmesi için gökten altı kılıç inecektir" dedi.
İhtiyar evliya çocuğun alnını üç kez sıvazlayarak oku verdikten sonra gözden
kayboldu. Çıyırdı dervişin söylediklerini kimseye anlatmadı. Çelik oku çocuğa
emdirdi, gömleğinin yakasına ipek iple dikip taktı.
Cakıp: "Rüyada
gördüğüm oldu. Allah'ım çocuğumun bahtını ver, ömrünü ziyade eyle, düşmandan
intikamımı alsın, kaybettiklerimi bulsun" diye dilekte bulundu.
Kederli halk ise:
"Zorluklarla pençeleşirken hepimiz bir çocuk istedik. Dileğimizi makbul gördün,
şu çocuğumuz dünyaya kement atan oğul olsun, ızdıraplarımızı gidersin, başımızı
kurtarsın! Ayaklar altında kalan bayrağımızı kaldırsın, kılıcımızı keskin
eylesin! Kaybettiğimiz toprakları geri alsın! Yolu, kolu, gözü açık olsun," diye
hep birlikte Tanrı'ya yalvardı.
Kırgızların ahı
herhalde Tanrı'ya ulaşmıştır, ya da Tanrı bu zavallı halka acımıştır, yahut da
Kırgızların bedduası tutmuştur, belki de Tanrı kahretmiştir ki , son zamanlarda
Kalmuk ve Çinliler'in Kırgız, Kazak ve Türk kabilelerine yaptığı baskı
hafifledi. Çon Beecin'deki Hanlar arasında iç çekişmeler, Kırk Han'ın hakimiyet
ve dünyalık kapma kavgası sebebiyle, göçmen halka baskı yapacak ve zulüm edecek
hali kalmamıştı. Halk arasındaki Kalmuk serdarları casus ve muhabirleri yer yer
eriyen kar gibi gizlice kaybolmaya başladılar.
Bunun farkına varan
Cakıp, avulun ileri gelenlerini, yakınlarını toplayıp danıştı. "İhtiyarlığımda
oğul sahibi oldum, hayvanlarım yok olmadı. Otlar yetiştiğinde, hayvanlar
doyduğunda, Uç-Aral'da bir ziyafet vereceğim" dedi.
Yurdun ileri
gelenleri Cakıp'a katıldılar. Kalmuk, Tırgot, Çinliler'den sır saklayıp,
Cakıp'ın, on iki direkli, ak şanlı üç kardeşini bulsa da onları çağırıp köşeye
oturtsa, sevincini onlarla paylaşsa, ziyafetin tadını çıkarsa. Ama onlardan şu
ana kadar hiç bir haber alamadı. Bunu düşündükçe yüreği sızlıyordu. Oruz'u
Opal'da, Bay'ı Kaşgar'da, Usön'ü Tibet'te biliyordu.
Cakıp her şeyden
evvel, Kazak'a Noygut'a, Katagan'a, Türk kabilelerine, Alçın'a, Uyşun'a,
Nayman'a, Kıpçak'a, Abak'a, Tarak'a, Argın'a dört beş ay önce çocuğunun düğününe
davet etmek için haber gönderdi.
Uzun zamandır
ziyafeti özleyen kırgızlar yurdu yenilediler, evlerini düzeltip kurdular.
Kadınlar süslenip, kara başörtüsü yerine beyaz sarık ve beyaz başörtüsü
kullandılar. Kızlar saçlarını çeşitli şekilde örüp, baykuş tüyleriyle süslenen
kalpaklarını giydiler. Erkekler kesmek için hayvan hazırladılar, ocak yaptılar,
odun hazırladılar, yarış atı hazırladılar, misafirleri ağırlama işini
görüştüler.
Cakıp Bay, bir gün
Ala-Dağdaki Nogoyun evine benzeterek, Altay'da altı direkli bir otağ kurup
süsledi. Ardıç dumanıyla evi tütsüledi, davul çaldırıp bahşıya evdeki belayı
kovdurdu, kıllı mızrağa kızıl tuğ takıp tünekten çıkardı.
Akbalta, önce
Cakıp'ın fikrini beğenmemişti, sonra halkın ziyafete hasret kaldığını görüp
zavallıların "gönlü neşelensin, başları bir araya gelsin" diye kabul etti ve
ziyafet işlerini üzerine aldı. O yüzden, o ne uyuyabildi, ne de rahat soluk
alabildi. Hep koşturup durdu. Ziyafet yedi gün sürdü. "Cakıp'ın çocuğunun
ziyafeti bizim de ziyafetimiz, şimdi hizmetini etmiyelim de ne zaman edelim"
diyerek Argın'ı, Kalmuk'u, Nogoy'u, Kıpçak'ı hep beraber misafirleri
ağırladılar. Oyun, güreş, mızrak müsabakası, at yarışı düzenlendi.
Cakıp'ın ziyafeti
Altay'da çabuk duyuldu.
Kalmuk Tırgot,
Çinliler ve Moğollar "Bu Kırgız Ak Otağ kurduğu için mi böyle şımarıyor? Onun
bizim bilmediğimiz bir çocuğu var. Alevke'ye söyleyelim" diyerek kötü niyetle
avullarına döndüler.
Cakıp, her
kabilenin başta gelenlerini, yakınlarını, bilgili aksakalları, özellikle ziyafet
sonrasında alıkoyup, her birine elbise giydirdi. Aksakalları özellikle ziyafet
sonrasına alıkoyup her birine elbise giydirdi, çocuğunu sağ eteğine koyarak,
Hanımını peşine takıp ortaya çıktı.
"Sevgili
kardeşlerim! Tanrımın verdiği oğluma ad veriniz." Cakıp diz üzerine oturup
dileği için dua etti.
Çocuktan çıkan
ışığa bakıp ona layık bir ad bulamayan halk şaşırıp kaldı.
Ah, Tanrım! Tam bu
sırada beyaz çadıra yırtık deri elbise giyen, elinde beyaz 's' tutan, beline
çakmak taşı bağlayan, ayağına çarık saran bembeyaz sakallı, ak külahlı derviş
birden içeri girdi.
"Millet" dedi yüzü
ışıldayan derviş, şaşkın oturanlara bakarak, "müsaade ederseniz nur yüzlü
çocuğun adını ben vereyim."
Onlar da; "Olsun!
Ağzından çıkan kutlu olsun, çocuğun adını sen ver ihtiyar" dediler.
"Söylemek benden,
söz Tanrı'dan. Çocuğun adı Manas olsun! Ulu adına layık bahadır olsun!
Belal'rdan uzak dursun" dedi gözlerinde ateşi olan evliya derviş elindeki
's'sını çocuğun üzerine silkerek "Manas ok geçirmeyen kürklü ol ! Ok yetişemeyen
atlı ol! Sana dokunanları kılıçtan geçir, karşına düşman çıkarsa belini büküp
öcünü al! Seninle tutuşan yenemesin, sana dokunana aman verme! Yalnız başına
bozkurt ol, kırk kişiye bedel ol! Adını şimdilik sakla." dedi.
Oradakiler "Dediğin
olsun. Tanrım versin!" diye uğultuyla güney ışığının girdiği tüneke bakarak Gök
Tanrı'yı sığındılar.
Çıyırdı Hanım,
çocuğuna ad veren adama elindeki ipek kumaşla altını vereyim diye düşünürken
beyaz sakallı derviş bir anda gözden kayboluverdi. Onu dışarda olanlar da
görmemişlerdi.
Manas Manas olunca,
adı sanı duyulunca, yurtta ona muhatap çıkmadı.
Küçücük Manas,
bağırınca dağdaki kayberen ürkerdi, ormandaki kaplanlar kaçardı. Manas
bebekliğinde ağlamayı bilmiyordu, yaramazlık yapardı, istese obanın ocağındaki
ateşten yalın ayak geçerdi. İçinden geçilmez çam ormanında tek başına dolaşırdı.
Ev kadar taşları dağdan yuvarlardı. Onbeş yaşındaki çocuğun elini sıkıp
ağlatıyordu.
Çocukcağız üç
yaşına geldiğinde Çong Cindi diye biliniyordu. Delikanlılarla eşit oldu, devenin
kuyruk sokumu kemiğini tek eliyle birleştirir, Gök öküzün boynuzunu kırardı.
Onunla görüşmeye kimse çıkamazdı.
Çong Cindi henüz
dört yaşına geldiğinde sık sık dövüşmeye başladı. Kara ağacı yerden köküyle
beraber kopardı. Canıyla yarışıp, gücüyle kapıştı, suya bassa dalmadı, ateşe
bassa yanmadı. Arslan gibi heybetli oldu, belalı Cindi diye adlandırıldı.
Çong Cindi beş
yaşına geldiği zaman, henüz küçükken marifetini millete gösterdi, öküz kadar
taşları kaldırdı, yılanın başını ısırdı, bir tulum kımızı bir seferde içti.
Genç Manas altı
yaşına geldiğinde uzun boylu delikanlı oldu, yiğitlerle denk oldu. Çong Cindi
adını bıraktı, kendi adıyla çağrılmasını istedi.
Manas, yedi yaşında
kırıp dökmeye başladı. Can dostları ondan bezerek kaçtılar. Deliliği arttı, bir
kuzunun eti ile doymada, onunla güreşecek yiğit kalmadı.
Manas sekiz yaşına
girip erkeklik çağına erince, her gün kırlarda dolaştı. Ev yüzünü görmedi,
kervan yolunda gelip geçen tüccar ve kervancıları soyup malını mülkünü çocuklara
dağıttı. Avuldakiler "Cakıp Bay'ın bir tanesi laf dinlemez şımarık" diye
dedikodu yaptığı halde hiç kimse karşısına çıkamazdı.
Bir keresinde
Manas, avuldan kırk çocuğu toplayıp, geniş Altay'ın tepeli alanlarında karargâh
kurup eğlence düzenledi. Eğlence kıvamına geldiğinde yukarıdaki dağ tepesinde
Kalmuk, Tırgot, Moğol'un kudurmuş seksen çocuğu sallana sallana gelip avulun
çocuklarına büyüklük tasladı.
"Serseri
Kırgızların çocukları eğlence düzenlemişler. Onlara eğlenmeyi gösterelim! Esen
Han atamız bunların derisini yüzüp gözünü oyacak! Diye şımardılar. Onlar birine
"Erkek isen yap" dedi. Manas. Kalmuk'un, Moğol'un , genç çocukları savaş
parolasını söyleyip Kırgızları her yandan kuşattılar, bağırıp çağırarak, kavga
çıkardılar. Kaçan Kırgız çocuklarını küçük büyük demeden ölesiye dövdüler,
epeydir bir kenarda duran Manas artık "yeter" diye araya girdi.
"Bu hakeme bak,
kötü Kırgız!" diye Kalmuk çocuklarının başı Manas'a değnekle vurdu.
Manas dayak
yedikten sonra yerinde duramadı. Yerdeki değneği alıp Kalmuk'lara öyle bir
hareket yaptı ki, değneğin dokunduğu on iki çocuk öldü. Manas'ın heybetini gören
Kalmuk çocukları köşe bucak kaçmaya başladılar. Kırgız diye savaş parolasını
söyleyen kırk çocuk Kalmukları kovaladılar.
Manas, Kalmuklara
yetişip tam onların cezasını vermek üzereyken karşısında Cakıp Bay Peyda oldu.
"Hey yaramaz!" diye
Cakıp, Manas'a bağırdı, "Kalmuklara bunu nasıl ödeyebilirim! Başımızı yiyeceksin
bu hareketinle, dur!" dedi.
Manas kırk çocuğu
peşine takarak hiçbir şey olmamış gibi avula geldi.
Ertesi gün
Kalmuklara dokuzarlı gruplar halinde hayvan götüren Akbalta şöyle
dedi:
"Avulumuzdaki Çong
Cindi denen çocuk kavga çıkarmış, onu cezasını biz verelim, ayağına geldik,
çocukların işi yüzünden birbirimize düşman olmayalım" diyerek Kalmukların
ayağına kapandı.
Onun malını mülkünü
alan, içkisini içen Kalmuklar şöyle dediler:
"Kırgızlar, sizin
af dilemelerinize alıştık artık.Çong Cindi'nize sahip çıkın!"
"Tamam" dedi sırrı
içinde saklayan Akbalta.
O olaydan beri
Cakıp oğlundan kaygılanıyordu.
Cakıp sonunda
Hanımına danışarak Manas'ı Oşpur'a bir an önce vermek istedi. "Çocuğu uşak mı
yapacak, Hanzade mi yapacak, budala mı yapacak kendisi bilsin. Onun eline
verelim, hem Kalmukların gözünden uzak dursun" diye atına binerek yola koyuldu.
Cakıp'ın bildiği
kadarıyla Oşpur çobanların başı Tengir Bay'a tabi olan, töreleri iyi bilen, sözü
bir özü bir insandı. Oşpur, gençliğinde dünyadan bıktığı için halkına geç
katılmıştı. O dağın tepesinde düşüncelere dalmış bir halde akşama kadar
otururdu. Gece boyu uyumasa bile gündüz yine halinden hiç bir şey eksilmiyordu.
Kolay kolay sırrını söylemezdi. Birçok dili biliyordu, Kara kuş gibi ihtiyar
gözükmesine rağmen tekmeyle taş yaran, eliyle herşeyi kırabilen kişiydi. Yedi
gecede Kalmuk ve Çin'e yaya olarak gidip gelirdi. Oşpur, dağdan seyrek olarak
inerdi. Ömrünün büyük bir bölümünü ak karlı, mavi buzlu yükseklerde kuzuların
otladığı, kayberenlerin yayıldığı yerlerde, koyunlar arasında geçirirdi.
"Oşpur Bay
nerdesin?" dedi Cakıp yüksek sesle, "Sana bir kul getirdim."
"Buradayım Cakıp
Bay." Oşpur Ak çadırından çıktı, "A, oğulunuzu ağılıma alıp gelmişsiniz..."
Oşpur, Manas'a
dikkatlice bakarak ona bir sarı keçi yavrusunu kurban kesti.
"Oşpurcuğum, sen
çok şey bilirsin, söylemesem de bunu farkedebiliyorum.Bunu adam et. Seni
Tanrı'ya, oğlumu sana emanet ediyorum."
Çoban başı, Bay'ın
sözünü dinledikten sonra cesaret bularak:
"Bayım, peki.
Avuldaki Çege Bay ile oynasın!"
"Oğlumun gözünün
yaşına bakma!" Vur, döv! Yattığı yer kara kulübe olsun, önü taar (kaba yünlü
kumaş), keçe olsun! Şımartma" diyerek Cakıp evine döndü.
Manas Oşpur'un
yanında kaldı.
Ertesi günü kara
kulübede horlayıp uyumakta olan Manas'ı Oşpur tan atmadan uyandırdı.
"Hey, Manas! Sen
buraya uyumaya gelmedin. Çobansın. Dediğimi yapacaksın, kalk! Normalde öğlene
kadar uyuyan uykusever Manas bugün hiç ses çıkarmadan gözünü açtı.
"Söyle bana, nasıl
insan olmak istersin?" dedi Oşpur onu sorguya çekerek.
"Bahadır olmak
istiyorum" dedi Manas rahatça.
"Peki. Bahadır
olunca ne yapacaksın?
"Bahadır olursam
düşmanlarımı param parça edeceğim."
"Öyle mi! Niçin
düşmanlarını öldüreceksin?"
Manas buna cevap
veremedi. "Halkımı yağmalayıp soyduğu, öldürdüğü için desene" dedi Oşpur
"Kan dökerek mi
bahadır olacaksın?"
"Bilmiyorum".
"Şimdi sözümü dinlersen bahadır olacaksın" dedi Oşpur.
Manas çobana "evet"
işareti yaparak başını salladı.
Oşpur, Manas'ı
büyük nehirin aktığı geniş dereye götürdü.
"Şimdi buradan
öteki kıyıya geçeceğiz, yol bu" dedi Oşpur.
"At ile geçemez
miyiz?" dedi Manas.
"Bahadırlar pek çok
zorlukları yaşarlar. Bahadır olmak istersen yaya geç" dedi, Oşpur, Manas'a
bakıp.
Gerçekten Manas
nehire elbiseleriyle girdi. Beş adım gittikten sonra Manas bir taşa takılıp
kayarak düştü. Suda sürüklenmeye başladı, suda boğulmak üzereydi, iki gözü
Oşpur'da idi.
Oşpur, suda akıp
gitmekte olan Manas'ı takibederek, şaşmadan nehir kıyısı boyunca gelmekte idi.
Manas çaresizdi, nehir onu almış götürüyordu.
Nehirin kıvrımına
geldiğinde, Manas'ın gücü kalmamıştı. Oşpur, kıyıdan elini uzatıp onu nehirden
çıkardı.
"Bahadır olmak
kolaymıymış" dedi Oşpur gülümseyerek.
"Bahadır savaşta
dövüşür, düşmanla savaşır. Suda akmaz" dedi Manas kızgın halde. "Suda dövüşmek,
yaya olarak nehir geçmek her an bahadırların başına gelebilir" dedi Oşpur.
"Uykudan kalkıp, bir anda kara gücünle olman lazım."
Oşpur, Manas'ı
öteki kıyıya geçirip taşlı dereyi gösterdi.
"Bu deredeki
taşları iki günde bir yere toplayacaksın."
Manas daha da
sinirlendi.
"Onunla sur mu
yapacağız?" dedi Manas tersleyerek.
" Hayır. Senin
gücünü deneyeceğiz" dedi Oşpur. "Bunları topladıktan sonra eve gidebilirsin."
Oşpur atına binip
Manas'ı derede bırakarak gitti.
Manas, burada iki
gece kaldı, bin bir zorlukla ev kadar taşları bir yere topladı. Üçüncü gün Oşpur
geldi, toplanan taşları görüp Manas'ın omuzunu tuttu.
"Şimdi, senin
gelecekte bahadır olacağın belli oldu, Manas".
Oşpur o zamandan
beri Manas'ı rahat bırakmadı. Onu yayladaki Süt-köl denen suyu çok soğuk olan
derin göle; etrafında Kamçatka ördeklerinin bulunduğu yere götürdü. Beline ip
bağlayıp suya daldırdı. Böylece Manas yüzmeyi öğrendi.
Bu Oşpur'un
eziyetlerinin başlangıcı idi. Ne olursa olsun, Oşpur'un eziyetleri, Manas'ın
hoşuna gidiyordu. Dikkatlice canla başla Oşpur'un söylediklerini, itiraz etmeden
hemen yerine getiriyordu. Bahadır olmanın kolay olmadığını artık anlamıştı
Manas.
Bir ayda Manas
yayın nasıl yapılacağını, nasıl çekileceğini öğrendi. İki ay sonra dayanıklı
mızrak yapmanın sırrını öğrendi. Üç ayda kılıç yapmayı ve kullanmayı öğrendi.
Dört ayda erkek yarışları (at üzerinde yapılan bir birini eyerden düşürme
yarışı) na alıştı. Beş ayda Oşpur ile tutuştu, kara gücü geldiğinde Manas onu
bir eliyle kaldırdı, bunu fırsat bilen Oşpur ayak çalmak suretiyle çocuğu yere
serdi. Oşpurun bilmediği şey yoktu. Tibet ve Çin'den öğrenip geldiği sırrı,
ineğin derisini asıp eliyle saplayarak delmeyi, bir değnekte otuz kişiyle
tutuşmayı, tekme atmayı Manas'a öğretti.
Altı ay sonra o
etine dolgun çocuk zayıflamıştı, boyu uzayıp yaramazlığı kalmamıştı. Vücudu
kuvvetlenmiş boz bir oğlan olmuştu. Ondan sonra Oşpur, Manas'a güvenerek onu
Çege Bay'la beraber koyun gütmeye gönderdi.
"Üzerine Kalmuk'un
taşına tak!" dedi Oşpur, "Yoksa Kalmuklar senin ayaklarını ve kollarını keser."
"Oşpur Ağa!
Kalmuk'un taşına takıp yaşamaktansa ölürüm daha iyi" Manas buna gücenerek beyaz
kalpağını, üstüne kementay (keçeden üst giyim=çapan) giydi ve yanına kılıcını
aldı.
Manas on yaşına
geldiğinde tırmanmak için dağ, savaşmak için düşman bulamadı. O dağdaki
çobanlardan kırk çocuk bulup almak istedi.
Bir sıcak yaz
gününde, Manas ile Çege Bay dağa koyunları otlatmaya çıkmışlardı.
Tam karşıdaki kaya
taşında bir kurt, koyunları arasında aksak beyaz kuzuyu yakalayıp güpegündüz
parçaladı. Bunu gören Çege Bay'ın ödü koptu; bağırmak için sesi dahi çıkmadı,
ardıç ağacına çıkarak saklandı.
"Hey, bu hangi
köpek" dedi Manas.
"Köpek değil, kurt"
dedi yaşça büyük olan Çege Bay. "Bizi de yiyecek. Saklan buraya."
"Kurtsa ne varmış.
Bunun ciğerini söküp alacağım" diye on yaşındaki Manas kurda saldırdı.
Kuyruğundan yakalayacaktı ama yetişemedi.
Kurt kaçıp gitmekte
idi. Manas akan kanı izinden onu takibetti. Kurt kayanın önündeki kara mağaraya
girip saklandı. Manas da onun izinde mağaraya girdi.
Manas mağaraya
girince gördüklerine inanamadı, köşede iri yarı, şık elbise giyen kırk kişi
sırayla oturmuştu. Kanatlı atları vardı; gönülleri açık, yüzleri nurluydu.
Onların yanında Oşpur'un aksak kuzusu meleyip duruyordu.
Büyüklerden çekinen
Manas onlara selam verdi:
"Ağalar, Kuzuyu
kapan kurdu gördünüz mü?" dedi.
"Gördük" dediler.
Oturanlar birbirlerine bakarak gülümsediler. "O kurt işte biziz. Biz
kırklarız.
" Manas'ın onlara
pek inanmadığını gören kırklardan biri bir anda kurt şekline girdi. Manas da
böylece inandı.
"Biz kırklar senin
yoldaşlarınız" dedi oturanların büyüğü, "Ne zaman zorda kalırsan biz hemen
yardımına koşarız. Sana söz.
" Kırklar Manas ile
göğüslerini birbirine değdirerek sözleştiler.
O esnada mağaraya Çeğe Bay
girdi.
"Onun adı ne?"
Kırkların büyüğü.
"Kadoo Bay'ın oğlu
Çeğe Bay, çobanımız."
"Bu çocuk sonra
sana can yoldaş olacaktır, adı Kütübi olsun" dediler ve kırklar gözden
kayboldular.
Manas ile Çeğe Bay
geri dönüp koyun kuzularını saydılar, eksik çıkmadı. Manas bu gördüklerini
iyiliğe yordu. Deminki beyaz kuzuyu Çeğe Bay'la kesip kızartarak yediler. Gündüz
dağdaki koyunlara saldıran kurtları gören çobanlar, akşam üstü deredeki
koyunlarını sayıp kontrol ettiler. Ağıldaki koyunların ve otlaktaki atların
hiçbiri eksilmemişti. Oşpur'un koyunlarına da bir şey olmamıştı. Ağılda deminki
aksak ak kuzu da vardı.
Oşpur, koyunlarını
güderek tepe boyunca gelirken deredeki çukurda Manas başta olmak üzere kırk
çocuğun eğlenmekte olduğunu gördü. Çocukların eğlenmesini seyretmek için attan
inerek bir söğüdün altında oturdu.
Çocuklar artık
büyümüşlerdi. Onlar durmadan ordo (Hanı karargahını ele geçirmek için savaşı
temsil eder) oyunu oynuyorlardı. Sonra kazandaki etleri alıp yediler. Çocukların
arasında Manas Opol dağı gibi gözüküyordu, o bu görünüşüyle diğerlerinden farklı
idi.
"Bahadıra itaat
edelim!" Kırk çocuk Manas'ın etrafında dönerek ona saygı gösterdi. Manas bununla
yetinmeyerek, adetlerde olduğu gibi somurtkan davrandı. Çocukların kendisine
beğim demelerini sağladı.
Eti yedikten sonra
Manas söğüdün gölgesinde uykuya daldı. Bir zaman sonra üst taraftan Kara
Malmuk'un seyisi Kancarkol, yolundan şaşmış köpek gibi bastırıp geliyordu. Bu
kafirin işini Oşpur biliyordu. Bu adam Kalmuk ve Çin'de, Sibirya parsı gibi emir
dinleyen, insanın başını eliyle kesebilen, elini göğüse saplasa hançer gibi
giren, bu yüzden Kancarkol diye adlandırılan bel'lı biriydi. Oşpur, içinden
fırsat bulsam da Kancarkol ile yerde teketek dövüşsem diye
düşünüyordu.
Kancarkol, yol
boyundaki çocukları görünce köpek gibi fırlayıp gelerek kamçısıyla onları
kamçılamaya başladı. Çocuklar Tarançı gibi sağa sola dağıldılar, bazılar korktu.
At üzerinde dövüşemeyen Kalmuk attan inip kuşattığı çocuklardan dördünü eliyle
vurarak öldürdü. Sonra onları toplayıp üzerlerine oturdu.
Manas, çocukların
gürültüsünden uyandı. O Kancarkol'a doğru heybetle, arslan gibi kükreyerek
geldi. Onun gücünü farkeden Kancarkol da önceden tedbirini aldı. Oşpur;
"Ne yazık ki, Manas
belki o tecrübeli kafire yenik düşebilir, keşke onun yerine ben olsam!
Kancarkol, Manas'ı parçalarsa, Cakıp'a ne söyleyeceğim." diye düşündü.
Manas ile Kancarkol
meydanda dönerek birbirini korkutmaya çalıştılar. Bir ara, Kancarkol eliyle
Manas'a göz açıp kapayıncaya kadar vurmak istedi. Yiğit Manas, kendini bir yana
attığından, Kalmuk'ın eli söğüde saplanmıştı. Bir anda Manas ayağıyla onun
böbreğine vurup, kaldırdı ve kucaklayarak yere fırlattı. Kancarkol yere
serildi.
Oşpur, Manas'tan
emin olarak, çocuk, göreceğini görmüş, öğreneceğini öğrenmiş, olgunlaşmıştır,
sağ salimken Cakıp'ın eline teslim edeyim diye yola koyuldu.
Oşpur'u gören
Çıyırdı, sevincinden bağırdı. Heyacandan Oşpur'a verebilecek hediye,
giydirebilecek elbise bulamadı.
"Sana kurban olayım
Oşpurcuğum! Manas kuzum amam mı? İki yıldır onu görmedim. On çocuğu varmış gibi
ihtiyar onu görmeye gitmedi. Manas adından Kalmukların, Çinlilerin haberi var
mı? Almak istersen işte hayvan! Para istiyorsan onu da senden esirgemem.
Beslediğim oğul adam olacak mı?"
Sözde hasis, derin
düşünceli olan Oşpur şöyle dedi:
"Oğlumuz amandır,
kimseye yenilmez, güreşte, kimseye boyun eğmez biri oldu, kıvamına geldi.
Söyleyeceğimi söyledim, vereceğimi verdim. Artık Kalmuklardan, Çinlilerden
korkmaz oldu. Çocuğa ihtiyacınız varsa alabilirsiniz."
Ertesi gün Cakıp
Bay, Manas'ı alıp gelmek için Oşpur'la beraber gitti. Cakıp oğlunun
olgunlaştığını görüp sevindi. "Ya kurban olayım kuzum, beri gel, konuşalım.
İhtiyar Kalmuk'u dövmüşsün. Çakmağıyla bıçağını almışsın. Şimdi Kalmuklar bize
felaket yağdırmaz mı? Başınıza bel' olmayacaklar mı? Diye Cakıp
ağladı.
"Ben onu ganimet
aldım. Ganimeti vermeyeceğim." dedi. Manas dudaklarını bükerek. "Ey baba! Ne
zamana kadar böyle saklanıp yaşayacağız? Artık kaçmayacağım Kalmuk'tan, ölümde
öte yok !" dedi.
"Ya, yavrum,
arkadaşlarına hayvan kesip yedirip israf etmişsin." dedi Cakıp.
"Ey baba kızma.
İnsana, dünya ile hayvan bulunur. Bunca sahipsiz hayvanı güdüp ne bulacaksınız.
İnsana birazcık servet yetmiyor mu?"
Cakıp, çocuğunun
söylediklerine karşılık bulamadı. Manas'ın akıl bulduğunu, büyüdüğünü gören
Cakıp, içten memnun oldu.
Oşpur, elini
Manas'ın omzuna koyup vedalaşırken sordu:
"Manas, olgunluk
çağına geldin. Şimdi seni babana teslim ediyorum. Söyle bakayım, benden ne
öğrendin?" dedi Oşpur.
"Nasıl bahadır
olunacağını, nasıl savaşılacağını" dedi Manas.
"Hoşlanmadığın
herkesle savaşır mısın?" dedi Manas.
"Saldırırsa, evet!"
"Manas sağ
kulağınla da, sol kulağınla da dinle. Sadece halkına saldıran düşmanla
savaşacaksın. Her zaman halkını düşüneceksin, sonra kendini. Bu, her yiğidin
parolasıdır. Benim sana verecek vasiyetim budur."
Manas nasihatini
bitiren Oşpur'un önünde diz çöktü.
Cakıp Bay'la Manas
sabahın köründe yola koyuldular. Doğuda güneş ışınları bulutlara aksederken
Batıda ay henüz kaybolmamıştı. Tepeleri beyaz karla örtülen dağlar, kül rengine
bürünmüştü. Kuş sürüleri dizi halinde göç etmeye başlamış, yerde otlar sararmış,
şafak süzülmüştü.
Cakıp Bay da gök
yavrularını yetiştiren kuş gibi, boyu uzayan, at üzerinde mağrur oturan yiğit
oğlunu, dikkatle süzüp, daha önce "Keşke yanımda bir oğlum olsaydı, hasretim
kalmazdı." şeklindeki dileğinin sonunda gerçekleştiğine şükrederek, Hanımına
çabuk ulaşmak için atın dizginini silkti.
Tör-Su nehrini
geçip Ak-Ötek'e geldiğinde uzaktan buram buram yükselen toz duman içinde, ürkmüş
at sürüsü göründü. Çakıp ürkmüş atların önünü kesip, damgalarına bakarak onları
kendi atları olduğunu gördü.
Cakıp bu sıcakta
temiz atları korkutarak süregelen yabancı Kalmuk'a sordu:
"Hey, atları nereye
götürüyorsunuz?"
Yer kapan Kalmuk,
Cakıp'ın sözünü anlamadan atları, sövüp sayarak sürüp gitti.
Atların ardından
koşan Iyman adlı at çobanı, Cakıp'ı görüp acı acı ağladı.
"Kalmuklar bizi
dövüp, yurdumuzu alarak, atları sürüp götürüyorlar, bayım."
O sırada
Manas yetişip geldi, ağlayan at çobanını görüp babasına sordu:
"Bu at
çobanın kim dövmüş, baba?"
Cakıp doğruyu
söyledi.
"Deminki
Kalmukların işi yavrum. Altı grup Kalmuk yer değiştirmiş. Kısa zaman önce otuz
kısrakla, beş atı otlak ücreti olarak vermiştin. Bunu az görüp atları otlaktan
kovmuşlar."
Atların ardındaki
al donlu ata binen Kalmuk reisi Kortuk, Cakıp'ı tanıyıp kaba sesle
bağırdı:
"Pis, vahşi Kırgız!
Otlağın sahibini bilmiyor musun?" Hayvanlarına bir yer bulsaydın? Şimdi sana
göstereceğim! Tohumunu göstereceğim." diye Kalmukça sövüp, Cakıp'ı atından
indirip, kovaladı.
"Ya baba, bunlar ne diyorlar?" diyen Manas hal'
hiçbir şey anlayamamıştı.
"Ey yavrum,
çocuklar böyle sözleri anlamaz" dedi. Cakıp telaşlanarak.
Bu sırada kenarda
duran Kalmuk, Cakıp'ı kamçıladı. Bayın sardava kalpağı yere düşüp çenesinden kan
aktı. On Kalmuk Cakıp'a saldırdı onu fena dövdüler.
Bunu gören Manas
tahammül edemedi. At çobanı Iyman'ın elindeki huş ağacından yapılmış sırığı
(kement) kapıp kükreyen Kortuk'un üzerine fırlattı. Kalmuk'un başı parçalanarak
beyni sırığa takılı kaldı. Bunu gören Kalmuklar atlarının dizginlerini çektiler,
şaşırdılar. Atlarının üzerine yerleşerek Manas'ı yakalamaya yeltendiler. Mızrak
ve kılıçla saldıran Kalmuklar, Manas'ı her taraftan kuşattılar. Manas atıyla bir
yana kaçarak sırıkla onları birer birer yere düşürdü. Kalmukların yedisi yere
düştü. Manas gök kır atının yorgun düşmesine rağmen ayaklarıyla onun böğürlerine
vurarak kaçan Kalmukları inatla takibetti.
Cakıp Manas'ın
arkasından bağırarak gök kır atın dizginini tutmaya çalışsa da ulaşamıyordu.
"Hey, yapma yavrum,
dur!" diye ağlıyordu Cakıp, "Kendine gel! Arkana bak, vay-vay! Bu yaptığın
nedir? Köklü kabilen mi ver senin? Keşke kırk yoldaşını bekleseydin? Tek başına
Kalmukları öldürüp bitirebilir misin? Bırak yavrum dur!..."
Manas babasına
acıyıp gök kır atının dizginin çekti.
"Kurban olayım sana
yavrum. Bu Kalmuklar bundan sonra seni boş bırakmazlar. Bakarsın yarın Kortuk'u
öldürdün diye, intikam almak isterler. Onlar "Kun" isterler. Manas atın
dizginini sıkı tutup uslu duruyordu.
"Kun ne demek
baba?"
"Oğlum birisini
öldürdüğün zaman, zarar gören taraf kun ister. Kunga bakarak (at, koyun, deve,
inek) altın ve benzeri dünya kıymetlerini alır. Onu ödemezsek baş alır veya
ailemizden birisinin öldürülmesini isterler." "Kalmuklar Kortuğun Kun'u için
bizi esir alıp malımızı yağma ederler mi?" Avula ulaşmaya az kaldığında, Manas
düşünceye dalmıştı, sonra Cakıp'ın yanına yaklaşarak:
Ya baba sen beni
çocuk mu sanıyorsun?
Büyüdün ,
akıllandın.
Daha nereye
büyüyeceksin? Dev gibi boyun var.
Bana güveniyor
musun?
Güveniyorum.
Ben senden bir şey
soracağım, saklamadan doğruyu söyler misin?
O soracağın soruya
bağlı, yavrum. Soru oğlunun babasına sorabileceği bir sorudur. Cevap ise akıllı
bir babanın büyümüş oğluna vermesi gereken doğrulukta olmalıdır, baba.
O zaman sor oğlum.
Bundan sonra sana gerçekleri söyleyeceğim, senden hiçbir şey gizlemeyeceğim.
Baba soyunu sopunu
bilmeyen adam olmaz. Benim yedi göbek soyumu anlat. Ala-Too'dan Altay'a
gelişimizden başlayarak hepsini anlat.
Oo, oğlum sen
sormaz olsaydın; ben de söz vermiş olmasaydım. Babanın da çocuğuna
söyleyebileceği söz var, söyleyemeyeceği söz var. Ama sen atalarının geçmişini
bilmek zorundasın. Bunları sen biraz daha büyüğünce söylemeyi düşünüyordum.
Sorman, büyüdüğünün işaretidir. Atalarımızın geçmişi nesilden nesile emanettir.
Senin övünebileceğin, gurur duyabileceğin bir halkın var. Soyun Kırgız, sözünden
dönmeyen, savaş denince durmayan, cesur, akıllı ve inatçıdır. Dostunu düşmanını
bilen, namuslu, cesur, savaşçı ve kırk kabileli, cennetlik bir halkın vardı.
Cakıp Bay, oğluna, yedi göbek atasını onların kahramanlıklarını masal gibi
anlatarak büyük dedesi Nogoy Han'ın tarihine geldi.
Büyük deden
Nogoy'un yedi göbek atası hep handı. Onların hepsi arslan gibi güçlüydüler.
Nogoy Han da onlardan eksik değildi. Rızkını hiç kimse paylaşmadı. Tacını
kimseye giydirmedi. Komşularıyla iyi geçindi. Düşmana hakkını yedirmedi. Nogoy,
Han, ilkbaharda babalarının eskiden izlediği büyük yolu takip ederek Ala-Too'dan
göç etti. Otlak arayıp Enesay, Altay, Ming-Suu (nehir) ya kadar giderek
serinledi. Oraya eskiden yerleşmiş bulunan kırk Kırgız kabilesiyle, oniki Türk
soylu kabilelerle yaylayı paylaştılar, hayvan alış verişinde bulundular,
dünürleştiler, adetleri beraber muhafaza ettiler, düşmana karşı beraber
savaştılar, güz gelince yüklerini, hayvanlarını alıp göç ettiler. Ancak altı ay
sonra Ala Too (Aladağ), Andican, Alay gibi ılık yerlere gelip kışladılar. Dürüst
deden Nogoy, Esen Han'la yapılan savaşta yüreğine mızrak saplandığı için can
çekişirken, oğullarına, halkına acı acı ağlayarak şöyle vasiyette bulunmuştu:
"İyi niyetli yiğitlerim, köklü halkım, bizim düşmana yenik düşmemizin sebebini
şimdi anladınız mı? Düşmana askerimiz az olduğu için boyun eğmedik. Halk
birleşmedi. İçimizden çürüdük. Birlik ve beraberliğimiz bozuldu. Töreden
uzaklaştık. Arzu ve hevesimiz kalmadı, bilgelerin sözünü ciddiye almadık.
Töreleri bıraktık, kötülere kandık, küçükler büyüklere hürmet etmediler,
çocuklar atalarını bilmediler, kadınlar kocalarını düşünmediler. Tanrıyı
tanımadık. Böylece yurdumuzdan gayret, iman, haysiyet kuvvet gitti. Akıllı
önderlerinize ve memleketinize gerçekte karşı olan sizsiniz, Düşmana kucak açan
sizsiniz. Bundan ibret alınız! Bunu sonraki nesillere, çocuklarınıza
anlatınız..."
Oğlum, Nogoy deden vefat ettiği zaman hansız kalan halk
şaşırdı, han hazinesi tüketildi, sayısız hayvanları talan edildi, yiğit erkekler
köle oldular, n'rin belli, nazlı gelinler, küçük kızlar, cariye oldular. Böyle
zilleti Tanrım kimseye göstermesin, zamanında güçlü olan göçmen halkın başına
felaket ve dert geldi. Ay batmış gibi ocağı söndü, başı derde girdi. Pis Esen
Han "Bu Kırgızlara yardım edenin kim olduğunu anlayamadım. Pek çok kez onları
soyup soğana çevirdiysem de yine başını kaldırıyor. Başları bir araya gelirse
tekrar dirilip kavga çıkaracak" diye danışmanın sözünü dinleyerek, yok
edemediklerini dağ derelerine, kuru yataklara kum gibi dağıttı. Kırgız
çocuklarını Çinlilerin, Kalmukların atlarına bakıcı yaptı. Karşılık gösteren
Kırgızların dilini kestiler, eline çivi çaktılar. Usta okçuların gözlerini
oydular, söz dinlemeyenin kulağına kurşun döktüler. Ata binip kuş gibi dolaşan
halk şimdi güneşin doğuşunu batışını görememekte. Onlar tutsak oldular,
dertlerini kimseye söyleyemediler, kuma akan su gibi tutunacak yer bulamadan,
şaşırdılar. Çin Hanı Esen Han eline geçirdiği göçmen Türk ve Kırgız yiğitleriyle
"vahşiler" diye alay etti. Kalmuk, Moğol ve Tırgotlardan muhafız koyup dağa ve
ata alışmış halkı, gasbettikleri hayvanlara bakıcı yaptılar, onları huduta yakın
yerleştirip, Çin Seddi'nin önünde saldıran düşmanına karşı mızrak kalkanı olarak
kullandılar. Zavallı halk bir deri bir kemik kalmıştı. Kabahat halkımızdaydı.
Onlar, yıllar sonra Altay'da ancak birleşebildiler. İşte şimdi sen doğdun. Demin
de söylediğim gibi aklını buldun, kuvvetle doldun. Yavrum, ataların, halkı
gözbebeği gibi koruyup, onlara tünek olup, muska gibi saklayıp korudular.
Atalığın gereğini yerine getirdiler. Ben onlar kadar olamadın. Ahvalim iyi
gitmedi. Aklım, kuvvetim kafi gelmedi. Şimdi senin zamanın, senin yerine
getirmen gereken şeyler var. Umudum sendedir. Halkın senden beklediklerini
gerçekleştir. Şerefini koru. Korktuğum şey şudur; artık sırtını dayayabileceğin
ataların, o kuvvetli Kırgızlar yok. Etrafında toplanın arkadaşların yok.
Yalnızsın, yavru..." Gönlündekini söylediği için rahatlayan Cakıp, derin bir iç
çekti. Manas düşündü.
Manas aklına sözleştiği kırklar geldi. O anda
karşısında hoş bir ata binen, kara bir elbise giyen, görünüşü muazzam, gök
bayraklı, gaza için var olan Kırklar peyda oldu. Onlar Manas'tan başka kimseye
görünmeden, sözleri duyulmadan değişik bir kılıkla çıkageldiler. Manas onlarla
şakalaşarak onlara Kortuk'u öldürdüğünü söyledi.
Cakıp Bay, oğlu
sapasağlam iken birdenbire hiçbir şey yokken onun ileri geri konuştuğunu,
boşuboşuna kahkaha atıp çırpındığını görünce, çok korktu. Oğluma cin çarptı diye
ne yapacağını şaşırdı. O bu korkulu anda Hanımı Çıyırdı'yı hatırladı. "Hanıma
çabuk ulaşayım, ıssız yerlerde dolaştığı için Manas'ın delirdiğini anlatayım.
Baksın, yüreği sızlasın." diye atını kamçıladı.
Cakıp Bay, atını
bağlamadan, kimseye bakmadan, kamçısını sallayarak yürüdü. Gözlerinden yaş
dökülüyordu. Başını eğdi. Dalgın dalgın yürüyordu. Çıyırdı'nın çadırına felaket
haberi getirdi.
"Ey Hanım, bunu
kimse bilmesin, tamam mı? Bizim ışığımız söndü. Gözümüz oyuldu. Hayatımızı
karanlık bastı. Fel'ket geldi." Diye Cakıp dizlerine vurdu.
"Ne diyorsun, dilin
yansın senin ihtiyar! Ağzındaki sözlerini köpeğe söyle. Yavrumun hâlini çabuk
anlat! Ölüyorum, çabuk söyle..."
Cakıp Manas'ın
sararmış sahrada dolaşıp delirdiğini anlattı.
"Gözbebeğim, bir
tanemi sahrada niye yalnız bıraktın? Hey deli ihtiyar, ben Baykuş Ana oldum,
çocuğa doyan sen oldun. Senin Manas'tan başka kimin var? Atalarınla beraber
soyun kurusun, onları niye böyle esirgiyorsun? Bana yavrumu göster. Yavrum,
kuzum ne olursa olsun, atını yedekleyerek onu eve getir, hadi! Oğlum sahraya
bırakılır mı, baş belası, ihtiyar!" diye bağırdı Çıyırdı gözlerinde yaş
dökerek.
Çıyırdı'nın dünyası
karardı, o sanki ateşe düşen sinek gibi kıvranıyordu. Bu 'ciz kullar arasında
Çıyırdı gibi yaşlandığında sahip olduğu biricik oğlundan kötü haber alıp da
üzülmeyen kadın var mıdır? Bu kadınlar dünyasında, yavrusuna yardım elini
uzatmadan yuvasını yılan basan turgay gibi kıvranan bir başka zavallı var
mıdır?
Cakıp, avuluna
gelirken bir kötü haber daha ulaşmıştı. Kalmuklar Kortuk'un kan bedeli olarak
yarın Cakıp'ın avulunu herkesin gözü önünde yok etmek istiyormuş. Herşey üstüste
gelip Cakıp'ı sıkıştırdı. O, Akbalta'yı çağırıp onu dinledikten sonra kendine
geldi. Cesaret bulup, sırdaş ve komşu Kazak, Nayman, Konguratlardan yardım
istemeye adam gönderdi.
Zavallı Çıyırdı,
Kalmuklar gelmeden önce Manas'ı görmek istiyordu. Ne yapacağını
şaşırmıştı.
Çıyırdı başındaki
büyük beyaz sarığını alıp, yerine kara başörtüsünü örttü. Belini sıkı bağladı,
ışık saçan yüzü sarardı. Her zaman nazik idi, bu kez kocasının hiç binmediği
Boztaylak'ına binip, kocasının engellemesine rağmen "ölmüşse ben de öleyim,
yaşıyorsa beraber geliriz" diye çöle doğru yola koyuldu.
Biricik oğlum
Manas'la birlikte ben de ıssız çölde delireyim, terk-i dünya edip dolaşayım.
Biricik oğlumdan ayrılıp yaşamanın bir anlamı yoktur diye ağlıyordu Çıyırdı.
Issız çölde
Çıyırdı'nın eteği rüzgarla savruluyor, atının kuyruğu ve yelesi dalgalanıyordu.
O bir tepenin eteğinde Manas'ı arıyordu.
Atları otlatmakta
olan Manas, annesi Çıyırdı'yı görünce karşısına çıktı.
"Anne, sana ne
oldu?"
Çıyırdı bir söz
söylemeden atın üzerinde Manas'a sarılarak gözlerini boşalttı, yalvardı, ağladı.
"Kurban olayım bir
tanem! Gökteki güneşim! Sağ mısın? Var Mısın? "Başın sağ mı?"
Çıyırdı oğlunun sağ
salim olduğunu görünce, kalbi rahatladı, esenlik buldu, ağlaması kesildi,
dünyaya yeniden gelmiş gibi sevinerek yola çıkmak için hazırlandı. Babasının
söylediklerini öğrenen Manas "Allah iyiliğini versin senin baba" diye kahkaha
ile güldü, ona itibar etmedi.
Manas ile
Çıyırdı'nın önüne birden bire atlarını yedeğe alan yedi Kalmuk çıkıverdi.
Onların birisi Manas'ı tanımıştı, "Kortuk'u öldüren işte o" diye bağırmaya
başladı. Biri atlarına baktı, altısı Manas'a vurmak için ellerini kaldırarak
yaklaştılar.
"Ne olur, biricik
oğluma dokunmayın! Beni üzmeyin!" diye Manas'ın önüne geçerek bağırdı,
Çıyırdı.
"Anneciğim, ne yapıyorsun?" dedi Manas önüne çıkarak. "Ee,
bunlar altı kişi değil mi. Altmışı gelse de bir şey yapamaz, anneciğim."
Bu sırada Kalmuklar
Çıyırdı'nın atını dizginden tutarak götürdüler.
"Hey çek elini
dizginden! Gebereceksin!" dedi Manas hiddetlenerek.
Kalmuklar söz
dinlemeden atı yedeğe aldılar.
Manas iki Kalmuk'u
omuzlarından tutup birbirine öyle bir çarptı ki, onlar o anda can verdiler. Buna
gören Kalmuklar atlarını bırakıp kaçtılar.
Manas ile Çıyırdı
avula geldiğinde Cakıp'ın bıyığı diken diken olmuş neredeyse korkudan ödü
patlamıştı. Oğlunun sağ salim olduğunu görünce kalbi rahatladı, şükrederek beyaz
tekeyi kesti, keyfi yerine geldi.
"Tanrının yazdığını
görelim. Artık Kırgızlar epey güçlendiler. Kalmuklar mahvolsun. Oğlum Manas
varken bir savaşıp görelim!..."
Manas, Kalmukların
saldıracağı gün hiçbir şeye aldırmadan, güneş doğuncaya kadar uyudu.
"Kırgızlar
yiğitlerimizi öldürdü, kardeşimiz iseniz yardıma gelin, Kırgızları keselim."
Diye haber gönderdi Mançular, Altay Kalmuklarına.
Mançular ile Altay
Kalmukları kardeş gözüktüğü halde birbirlerini çekemiyor, kıskanıyorlardı. Davet
üzerine ancak dört yüz asker toplandı. Altay ve Mançu Kalmuklarından oluşan yedi
yüz asker Kırgızlara saldırıp intikam almak için ellerine bayrak alarak yola
çıkmıştı. Aç gözlü Altaylı Kalmuklar Cakıp'ın yolda otlamakta olan sekiz bin
atını görünce "suç işleyenin, kan güdenin" diye sevinerek hiçbir şeyi
umursamadan atları alıp götürdüler.
Yolun yarısında
Mançu askerleriyle Kalmuk askerleri atları paylaşmak için dövüşmeye başladılar.
Sayıca üstün olan Altaylılar "Mançuları keseceğiz, kadın ve kızlarını ganimet
alacağız" diye onların avullarına saldırdılar. Mançular kanımızın son damlasına
kadar dövüşeceğiz diye çoluk çocuk, kadın kız ellerine hançer alıp üç yüz askere
yardım ettiler, evlerini kale yaparak onların canını kurtardılar. Mançuların
içinden genç olsa da akıllı olan, Manas'ın öldürdüğü kortuk'un oğlu kurnaz Şakul
bir çare buldu:
"Kendi horluğumu
görmektense düşmanın horluğunu göreyim, boşuboşuna ölmektense bir şeyler yaparak
öleyim" diye Kırgızların üzerine yürüdü.
Kalmukların
atlarını götürdüğünü öğrenip sabırsızlanan Cakıp altmış kişiyle birlikte yola
çıkmıştı. Karşısına Şakum çıkıp ağladı ve derdini anlatıp Cakıp'ın ayağına
kapandı.
"Kurban olayım
Bahadır Cakıp, Altaylılar avlumu yağmalıyor. Otlaktaki hayvanlarını almasına
engel olmuştu, Kırgızlara acıdın diye benim avulumu yok etmek istiyorlar. Bizi
kurtarın. Ağılından kalayım, komşun, akraban olayım, ölen babamın kan bedelinden
vazgeçtim!"
Bu sırada
arkasından Kırgızların yardımına gelen Kızık, Nayman, Uyşun, Alçın, Argın ve
Türklerden oluşan askerler:
"Babası ölen
oğlanın avulunu yağmalatmayalım!; kurtaralım! Diye savaşa giriştiler. Birinci
kez her kabileden oluşan yedi yüz seksen asker göğü sarsarcasına
"Manas"şeklindeki savaş parolasını haykırarak hücumu geçtiler.
Olgunlaşan Manas
gök mızrağını eline alıp gök kır atına binip, mızrak vurup bağırıp düşmanın
canını okudu, kırkların koruduğu Manas yolundakileri temizleyip ilerliyordu.
Altaylı Kalmuklar Manas'ın heybetine dayanamadılar. Altaylıların reisi ok ile
gebertildikten sonra, atlarına kamçı vurarak kaçtılar.
Cakıp'ın iki gözü
hep Manas'ta idi. Manas gazaba gelmiş nara atarak Kalmukların peşinden alana
çıkmıştı. Cakıp, elindeki gök bayrağı Akbalta'ya verdi. Manas'ın arkasından
yetişerek atının dizginini tuttu.
"Kurban olayım kuzum, yeter dur!
Kalmukların bayrağı indirildi."
Zaferden sonra
Cakıp ve Akbalta, baş belası Mançuların dediğini yapıp istediğimizi versinler
diyerek avula geldiler.
Mançulu Kalmukların
reisi Dögön isimli aksakal, itaatini bildirerek Cakıp ile Akbalta'nın önünde diz
çöktü:
Mançulu Kalmukların
reisi Dögön isimli aksakal, itaatini bildirerek Cakıp ile Akbalta'nın önünde diz
çöktü:
"Kırgız kardeşler,
önce birbirimize düşman olmuştuk. Şimdi huyunuzu, savaşçı olduğunuzu,
kahramanlığınızı gördük. Sizinle bir millet olalım. Bizi akrabalığa kabul
ettiniz."
"İyi ise, uzaktaki
akrabadan yakındaki komşu iyidir. Artık kimin kim olduğunu öğrendik." Dedi
Cakıp. Akbalta:
"Aksakal haklıdır."
Diyerek kabile reislerini, ileri gelenleri ak otağa davet ederek "Şimdi Mançular
ve Kalmuklarla akraba olduk. Yurdumuz bir, ocağımız bir, yaylamız bir,
törelerimiz bir, takdirimiz bir oldu." dedi.
Savaşta ölen yüz
kadar kişinin çoğu Mançulardan ve Kalmuklardan idi.
Dögön
reis:
"Bu ölenleri nasıl
gömelim?" diye Akbalta'nın getirdiği yaşlılara sordu.
Kimseden ses
çıkmayınca Manas aklı verdi.
"Eğer uygun
görürseniz, dediklerimi yaparsanız, şöyle bilin kardeşlerim. Altaylı Kalmuklarla
olan savaşta her halktan yiğitler öldüler. Onların hepsini, yeni âdetlere göre,
birlikte gömelim."
"Akıl yaşta değil,
baştatır, Manas doğru söyledi." dedi ihtiyarlar.
Alanda büyük bir
çukur kazıp yiğitleri atı ve eyerleriyle birlikte gömdüler. Uzaktan büyük
taşları öküze çektirerek getirdiler, bunları kaldırarak diktiler. Kara taşın
yüzüne: "Altay'ın şahinleri, uçup gelip, bu ışıklı alana beraber kondular." Diye
yazdırdılar.
Kırgız, Kazak,
Noygut, Kıpçak,Türk, Argın, Mançu ve Kalmuk reisleri toplandılar. Cakıp'ın
kambarbozlarından ak boz kısrağını getirip kurban kestiler, sonra yaşayacaksak
bir tepede yaşayalım, öleceksek bir çukura gömülelim diyerek and içtiler.
Akbalta'nın
rehberlik ettiği kabile reisleri, bilgiçler cenazenin çıktığı evlere girip
taziyelerini bildirip çıktılar.
Cakıp Bay cömert
davrandı. Para vererek kurtardığı atlarından dört yüzünü Mançulardan babası ölen
yetimlere ve cenaze çıkan elere bölüştürüp verdi.
O yerde babası ölen
Macik, Mançu Kalmuklarının beyi seçilerek babasının yerini aldı.
Düşmana karşı
beraber savaşan, bayrağı beraber tutan halkları Cakıp, avuluna getirip ağırladı,
bir gece misafir ettikten sonra ertesi gün, âdete göre at hediye etti,
üzerlerine güzel elbise giydirdi, "Yeni akraba bulduk, yetmiş aile idik, yedi
yüz aile olduk, gerisini Tanrıdan dileyeyim." Dedi.
Cakıp'ın avulu kısa
sürede şehire dönüştü. Mançu Kalmukları toprakla uğraşırdı. Çadırlara
alışamadılar, toprağı hamur gibi yoğurup kerpiç yaptılar. Taş topladılar, otları
kurutup duvar yaptılar ve oraya kara şehir diye ad verdiler. Dört bir yandan
gelen kervanlar, bu şehirden eksilmiyordu. Yavaş yavaş halk ticarete alıştı.
Manas, henüz
hayattayken kara toprağın altına girmeyeyim, babalarım gibi özgür yaşayayım diye
kara şehirden bir parça uzakta dağa çıkarak Kırgızlarla çadırda yaşadı.
On bir yaşını
doldurduğu zaman Manas, artık çocuklarla oynamayı bıraktı; bozkurt oyunu da
oynamadı, önceki yaramazlığını bırakıp büyüklerle ordo atışarak dokuz korgol
oyununa (bir çeşit oyundur) başladı. Ondan beri dokuz korgol oyunu Manas'tan
kalmıştır denilmektedir.
Çinlilerin,
Kalmukların, Tırgotların arasına gözcü gönderip onların sırrını öğrenmeyi,
orduyu nasıl kurmak gerektiğini, saklanmayı, avul içine bekçi koyup düşmana
karşı silah yapmayı, silahları gizleyip saklamayı, Manas'a akıllı Akbalta
öğretti.
Bir defasında
Manas, canı sıkıldığı için yatıyordu; atların doğum zamanı gelmişti. Manas
atlara bir bakayım diye Aymanboz atına binerek dağ yolunu tuttu. Dev gibi
muhteşem Aymanboz, daha sekizinci yaşında olmasına rağmen Manas bindiğinde
dimdik duruyordu. Dağda, taşkınlık etmekte olan çobanlara gidip doğurmamış
kısrağı kesdi. Azemil suyunun kenarına, dokuz yolun kavşağına karargâh kurup can
sıkıntılarını gidermek istedi.
Manas, karargahta
aşık oynuyordu; o sırada kalabalık bir kervan geldi. Kervanın mahiyetinde Çinli,
Kalmuk, Tırgot ve Sart vardı. Kervanbaşı olan Çinli ile Kalmuk, Sart ile Tırgot
Manas'ı hiç umursamadan karargaha girdiler.
"Hey, çek deveni"
dediler kenarda duranlar, bağırarak. Eğlenmekte olanlar da
bağırdılar.
Altı Çin muhafızı,
boynuna ipek sarılı, altın takılı devesini yedeğe almışlardı. Hanın devesini
sadece Kalmuk ve Çinliler değil herkes biliyordu. Onun olduğu yerde kimse ona
çıt diyemezdi. Han'ın adamı ile Han'ın devesine karşı gelenler ölümle
cezalandırılırdı.
Arada Hanın
adamları yoktu, onlar develerinin dizginini tutup, söz dinlemeden Çince
birşeyler söyleyerek kararg'hı geçtiler.
Bu esnada arslan
Manas elindeki aşıkla bir kenardaki aşığa vurdu. Aşık sıçrayıp uçarak, önündeki
devenin ayağına ok gibi isabet etti, deve olduğu yerde düştü. İkinci aşık öndeki
eşeğin ayağına saplandı ve o da yıkıldı.
"Hanın devesini
yıktı. Bu Kırgızı yakalayın." Diye bağırdı kervanbaşı. Altı kişi Manas'a
yapıştı.
Onlara Manas'ın
yiğitleri engel oldular. İki taraf dövüşmeye başladı.
Er Manas,
Çinlilerin küstah kervanbaşını altın kemerinden tutarak kaldırıp yere attı;
göğsüne basarak başını kopardı. Efendisinin öldüğünü gören Çinli, Kalmuk ve
Sartlar uslu bakıp durdular.
"Bize dokunan bu
muhafızların cezası ölüm olsun, öldürün!" dedi Manas. Bunu duyan otuz çocuk,
Çinli Kalmukları öldürdüler. Kervandan on Sart sağ kaldı.
"Bize kıymayın!"
Biz Türk soyundan, üçümüz Uygurdan. Malımızı alın! Bizde kabahat yok. Canımızı
bağışlayın..." dediler. Sartlar yalvararak ağızlarından bal akıttılar.
"Eğer Türk soyundan
iseniz, sırrınızı söyleyin. Yoksa Çinli ve Kalmuklar gibi başınızı koparırım."
Dedi manas kılıcını kınından çıkarıp.
Deveciye hizmet
eden Sartlar ellerini kavuşturarak sırlarını söylediler. Çinliler ticaret yapmak
için Türk illerinin dilini bilen pekçok Uyguru Kaşg'r'dan Terez'e mahsus
getirmişlerdi. Onlara yıllardır Türk, Kırgız, Kazak ve Nogoy ülkesine giden
kervanların develerini güttürmüşler, tercümana ihtiyaçları olduğu zaman tercüman
olarak kullanmışlardı.
Altı ay önce Kalmuk
Hanı Alevke "Altay'daki Kırgızlardan Manas adında bir bel' çıktı. Altı ayda dört
yüz Kalmuk askerinin başını yedi. İhmal edersek, Çin Hakanlığına saldırıp bizi
ejder gibi yutabilir. Asker toplayıp onu küçükken yok edelim. Asker ver."
Diyerek Çin Hanından talepte bulundu.
Esen Han,
Alevke'ye: "Bu kurnaz Kalmuk'un, komşusu olan bir avuç Kırgız'a gücü yetmiyor,
yahut bize durumu tam olarak anlatmıyor, Kırgızların malına, altınına kondu
herhalde. Alevke'ye güven olmaz." diyerek kızdı.
"Pis Kırgızlardan
manas diye başka bir oğlanı getirdiniz. Beni kandırdınız." Diyen Esen Han
titreyerek, Çong Eşen'in Car Manas denen oğlunu yakalayıp getiren açık gözleri,
sihirbazları ve komutanları öldürdü. Bağırmasından gök inledi. Alevke, mahsus
bir kervan kurup dünyayı gezen tüccarlar gibi giyinen muhafızlarını Kırgızların
durumunu, gücünü öğrenmeye gönderdi. Onlara eğer gücünüz yeterse Manas'ı öldürün
diye emretti. Kervan, yol bilen Sartların kılavuzluğunda hiç durmadan beş ay
yürüyüp Altay'a varınca, tam da Manas'ın kendisine rastladı.
Manas, ölen
Çinli ve Kalmukların silahlarını ganimet alıp yiğitlerine verdi. "Kırk beş
deveye yüklenen malı babam Cakıp, bilgiç Akbalta gelip hemen kırgızlara katılan
Mançu Kalmuklarına eşit derecede paylaştırıp versin." Diye her tarafa sekiz
haberci gönderdi. Ertesi sabah halk gelmeye başladı. Öğlenden hemen sonra Cakıp
ve Akbalta geldi.
Bu olup bitenler
Cakıp'ı korkutmuştu.
"Eyvah, Manas yine
mi kötü bir iş yaptı. Bu çocuk beni yaşatmayacak!, Çocuğun sesini duyduktan
sonra ölseydim keşke. Dertli başım gene dertten kurtulamadı. Şimdi başımı yedin,
Çin Hakanının hazinesini gasbeden sağ kalmayacaktır. Han'a dokunan iyilik
görmez. Başımız derde girdi. Otuz yıl önce Esen Han'ın kılıcıyla Altay'a
sürüldüğümüzü nasıl böyle çabuk unuttuk. Beni dinlersen oğlum, Sartları
yükleriyle birlikte yoluna bırak."
Bunu işiten Akbalta şöyle dedi:
"Oğul olsa er
olsun! Er olmasa yok olsun! Olan oldu. Öleni hayata döndüremezsin, Cakıp. Pekin
denen beş aylık yol. Çinliler gelinceye kadar bir çaresini görürüz. Öfkelenme,
Cakıp'ın ganimeti yoksul halka paylaştır." İhtiyar Akbalta cesaret verdikten
sonra, Manas babasına ilk defa karşı geldi.
"Yazıklar olsun
babacığım, aklınız nerede kaldı! Seni ecelden servet kurtarmaz. Servetin kurusun
senin. Üzülme. Boşuna korkma! Korktuğun için hor olmuşsun. Esen Han sıkıştırırsa
beni tutup ver. Çinli ile Kalmuk'tan korkup titreyerek yaşamaktansa at üzerinde
ölürüm daha iyi."
Manas'ın sözünü
işiten Cakıp, kan çekilmiş gibi birdenbire durdu.
"Akbalta ağa,
develeri herkese eşit paylaştırıver" dedi Manas.
Akbalta kırk beş deveyi
kırk baba oğullu Kırgız'a Türklere, yeni akraba olmuş iki yüz doksan haneli
Mançu Kalmuğuna eşit olarak paylaştırdı. En sonra kemiği kırılan deve Cakıp'a
düştü. Cakıp deveyi kesti, yüklerini çözdü, gördü ki, içinde zümrüt, mücevher,
beyaz inci ve ipek var. Diğer kırk devede çelik kılıç, lamba, buulum kumaşı,
ipek, Çin ipeği, patiska vardı, bunları paylaşan halk evlerine uyumaya gittiler.
Manas kimsenin
üzerine gitmedi, bir kuruş bile almadı.
" Bize katılmak
isterseniz, biz yadırgamayız. Suçunuzu affettik" dedi. Akbalta on tüccara ev
yaptırdı, binmesi için at verdi, onları evlendirip yerleştirdiler.
Ay dolmadan
tüccarlardan hastalıkla olan biri gece bir at çalarak Kalmuklara kaçtı.
Çin Hanı esen Han
tarafında öldürülen Nogoy han'ın Orozdu ve Bay adlı iki oğlu, opal dağına
yerleşip günlerini gün ettiler.
Orozdu'nun on
çocuğu arasında birlik yoktu. Birbirlerine düşman kesilmiş, birbirleriyle
çekişiyorlardı. Hayvanları yağmalama kavgası bitmemişti. Yeni acılı araları
bozuktu. Seksen yaşındaki Orozdu çocuklarının kavgasından dolayı çok üzgündü.
Bay'ın Bakay ve
Taylak adında iki çocuğu vardı. İki kardeş birbirleriyle iyi geçindikleri akıllı
davrandıkları için servete gark olmuşlardı. Orozdu'nun oğlu onların hayvanlarını
ellerinden aldı. Onlara hakaret etti, fakat geri vermediğinden dolayı, Bay
çocuklarıyla beraber Kaşg'rdan kaçıp, Yarkend'in ortasındaki şehire geldi.
Bir gün Bay, Bakay
adındaki akıllı oğluna danıştı:
"Oğlum dinle.
Akrabalarının hali budur. Atlanıp baltayı belime takıp Altay'ı aramaya
çıkacağım. Cakıp adlı akrabamızdan, o tarafa sürülen Kırgızların yaşayıp
yaşamadığını öğreneceğim, kendisi ulaşmasa, sözü ulaşır, ya öyle ya böyle haberi
gelir. Kırgızlar haysiyetli halktır. Tanrı yardım etmişse bir araya
gelmişlerdir, yurt kurmuşlardır diye düşünüyorum. Gidip dolaşayım, yalnız olsam
da gideceğim."
On sekiz yaşında
olmasına rağmen akılda olgunlaşan Bakay, babasının sözünü doğru buldu.
"Yakında bir rüya
gördüm, baba. Aksakallı derviş koşarak gelip bana: Sana yoldaş olacak Manas
arslanım var. Arkadaşını bul, senin dayanacağın adam odur" diye gözden
kayboldu."
"Rüya düzelmeden,
işler yürümez. Rüyan rüya olarak kalmasın, gerçekleşsin" diye Bakay Tanrıya
sığındı.
"Altaydan birini
bulursan, haber gönderirsin baba. Ölmezsem arkandan gelirim!" Bakay, babasının
sözünü doğru buldu, yetmiş yaşına dayanan Bay, hanımı vefat ettikten sonra
evlenmişti. Gençliğim geride kaldı, artık beni ölüm bekliyor, sinek kadar kalan
canın neyini esirgeyeyim ki, kara başım eğerin terkisindedir diye belini
bağlayıp yola koyundu. Üç günde vahşi çölde ark kazıp, köprü yapmakta olan,
kanınca gibi kaynaşan altın bir kişiye rastladı: yağmaya çıkan askerler
gibiydiler. Nehiri başka yöne çevirip, ark, köprü yaparak yolu ele
geçirmişlerdi. Neskara adlı dev onların reisi idi.
Zavallı Bay, arkın
yapımını yöneten Basankul adlı adamın yanına gitti. Basankul onun atını kesti,
eline kazma verip ark kazdırdı. İki gün hiçbir şey yemeden çalıştığı için
bayılıp düştü. Adamlar ihtiyarı öldü sanarak onu arkın kenarındaki söğütün
altına çekip toprakla üzerini gelişi güzel örttüler. Bay'ın şansı varmış,
çukurda yarım gün kaldıktan sonra kendine geldi, etrafına bakıp küçücük delikten
dışarıdakileri gördü.
Müthiş yayını
kuşanan Neskara dev, kimseye gözükmeden, kimseye kuşkulandırmadan ark kenarına
Bay'ın yattığı yere gelip Çabdar atıyla konuştu. Çabdar atın insan gibi konuşan,
sahibine akıl öğreten sihirli hayvan olduğunu gördü.
Bu konuşmadan
Çabdarın insanın bilmediği bir hileden de bahsettiğini Bay duydu:
"Bu yarı yolda
padişahın köprüsünü boş boşuna ele geçirdin. Şimdi Esen Han'ın emrini yerine
getirmeye bak. Senin yakalayıp geleceğin Manas adlı çocuk gün geçtikçe
güçlenmektedir. Seni yok edecek olan odur. Onu küçükken yakalayıp yok et. Arkı
kazmakta olan altı bin kişiyi doyurup, onları altı bin ata bindir. Ellerine
silah ver. Senin altı bin atlı, güçlü askerin olur. Sana kimse karşı koyamaz.
Oraya gecikmeden var!" Neskara dev altı bin kişiyi sürüp Altay'daki Cakıp Bay'ın
atlarını ele geçirmek, oğlunu yakalamak için harekete geçti. Çölde tozu dumana
katarak yola koyuldu.
Bay topraktan
sıyrılıp çıktı. Örtüdeki katırı yakalayıp binerek gidenleri peşlerinden takip
etti.
Bay altı gün yol
gitti, insan yüzü görür müyüm, ya da açlıktan ıssız dağ geçidinde, ıssız
dağlarda ölür müyüm diye yürürken Uludağın kenarına geldiğinde beklenmedik bir
yerden kıratını çekerek bir kişi çıka geldi. Yaşlı Bay atlının selamına Kalmukça
cevap verdi.
Aksakallıyı gören
Cakıp, atını çekerek bu yabancıya tek gözüyle baktı.
"Var ol bahadır"
dedi aksakal katırını çekerek.
"Var olan aksakal"
dedi. Cakıp sakalını sıvazlayarak.
"Oğlum! Adın sanın
kimdir?" dedi ihtiyar.
"Adımı sanımı
sordunuz:İlk atam Buygur, devlet yöneten kişidir. İkincisi Babir Han, üçüncüsü
Tüböy, dördüncüsü Kögöy. Kögöy'den Nogoy, Nogoy'dan ben oldum... Otuz yıldan
bire Altay'ın dağlarında yaşadım. Adım Cakıp...
"Ah, aman Tanrım!
Cakıp'ım sen misin? Ciğerim sağ mısın?" diye Bay çığlık attı. "Ben Bay,
ağabeyinim."
"Cakap attan
kendini atarak katır üzerindeki ihtiyarı kucaklayıp indirdi, gözlerinden yaş
döktü, ağladı, ağladı. Yıllardır birbirinden ayrı olan iki kardeş çölde ağlayıp
dertleştiler. Birbirine kavuştuklarına sevinen zavallılar gözlerinden yaş akıtıp
bir süre oturdular.
"Cakıpım, seni
araya araya atım kuş kirazı gibi, bitim Torgay gibi oldu" dedi Bay.
"Ah tövbe" diye
Cakıp Tanrı'ya sığında "O günleri Tanrı haber verdiği ya da ruhlardan işaret
geldiği zaman uykum kaçıp, oturacak yer bulamadım, kalbim yerinden oynadı,
perişan oldum, ağabey hep seni düşündüm, rüyama girdin. Beklediğime değdi, şimdi
işte rüyam gerçekleşti.
Güngörmüş iki
ihtiyar birbirine sarılıp başlarından geçenleri anlattılar. Sevindiler,
bezdiğimizde dağılsak da, ölmediğimiz sürece görüşecekmişiz diye Tanrının
takdirine şaşırıp, söylemeye söz bulamadılar.
"Kaç çocuğun var
Cakıbım?" diye sordu Bay.
"Bir
tane."
"Çocuğunun adı
nedir?" dedi Bay.
"Adı Manas. On üç
yaşında".
"Ad veren bilerek
vermiş, adı kutsal bir addır. Atalarımızın ruhu yardımcısı olsun!" diye Bay
Tanrıya sığındı. "Şimdi aklımdayken söyliyeyim. Manas'ı yakalayıp getirin diye
Esen Han'ın gönderdiği Neskara adlı dev altı bin askerle geliyor. Bunu gözümle
gördüm, kulağımla duydum."
"O zaman yola
çıkalım, Bay ağabey." Cakıp'ın kalbi sızlayıp kayası titredi, çabuk avul yolunu
tuttu.
Cakıp avula haber
verdi. Neskara'nın askerlerinin binlerce olduğundan korkmaya
başladı.