HAN MANAS'IN ZAFERLERİ
Kalmuk hanı Alevke Dangu şehrinin hükümdarı Kayıp Dangı'ı saraya
çağırdı.
"Kayıp Dang, Kara
Şehir'in hanı Manas'ın sonu geldi. Şehiri Tırgot, Mangullar yapmıştır. İçtiği
suyunu üç gün kesip ondan sonra zehir koydur. Halkını öldür, kapısını gece
açtır. Ardından ordu girecek." Diye emretti Alevke.
Kayıp Dang, bunu
kabul etti, şehir yöneticilerini çağırıp ertesi gün Karaşehir'in suyunu
kestirmek için gizlice adam gönderdi. Alevke'nin emrini duyan Kayıp Dang'ın
rahipleri akşamleyin bu haberi Manas'a ulaştırıp karşılığında altın aldılar.
Manas gün geçmeden Karaşehir'in suyuna zehir koyacak olan Kalmuk ve hain
Moğol' u öldürdü. O gün Dangu şehrine süratle akın yaptılar, kadınlar, çocuklar
ve yaşlılar şehirden kaçtılar. Kayıp Dang'ın kızı Karaberk, kırk kız arkadaşıyla
halk arasında kalıp düşmana direndi ve pek çok yiğitleri atlarından devirdi.
Karaberk, Makay'ı da yaralamıştı.
Manas, nişancı
kızın yaptıklarını duyup onu canlı yakalatıp getirtti. Manas han kızının
güzelliğini gördükten sonra, onu öldürmeden, onunla evlenmek istedi.
Kız
babasının öldüğünü öğrendikten sonra "Manas'a varmak değil, babamın intikamını
almak istiyorum." Diye tehdit etti: "Kız nazı ile sevilir." Diyen Manas,
Karaberk'in karşı koyuşundan, kahramanlığından memnun oldu.
Ele geçen Kayıp
Dang'ı kızının yanına getirdiler, Kayıp Dang ile Manas barıştı.
Üç kahraman dost
oldu. Buğday ekmeğini çiğnediler, el tutuştular, çubuk kırdılar, ellerinden, kan
çıkardılar.
"Ekmek kutsaldır. Buğday gibi temiz niyetle yaşayalım!
Birbirimize kötü niyette bulunursak çubuk gibi kırılalım! Düşmanımıza beraber
saldıralım. Düşmanlaşsak kanımız aksın!" diye bahadırlar Tanrının huzurunda
anlaştılar.
Kayıp Dang büyük
bir düğün düzenledi. Bay, Akbalta, Berdike, Bakay başta olmak üzere Dangu
şehrinde âdetler gereğince baş dünür olarak geldiler. Han Manas şanına yakışır
bir şekilde Karaberk ile evlendi. Kayıp Dang, âdetlere göre Türk ustalarına kızı
Karaberk için on iki katlı ev yaptırıp, içerisini türlü türlü eşyalarla süsledi.
Bu evin güzelliğini ozan Caysang yarım gün methederek bitirememiştir.
Tanrının ulu
gününde Cakıp avuldan altmış akıllıyı bir araya topladı, aksakallılarla kurultay
düzenledi. Bu yine ne diyecek acaba diye Bay'ın sözünü dinlediler. İhtiyarlar
kısrak kesip, tören olan eve yerleştiler.
Ağzında sözü var, dilinde balı
var Cakıp şöyle dedi:
"Görmüş geçirmiş
ihtiyarlar, size söyleyecek derdim var. Görmediğimizi gördük içmediğimizi içtik.
Dolaştık. Gördük ki Altay kutsal yer imiş. Başıboş dolaşmıştık, şimdi canlandık;
kurumuştuk, şimdi yeşerdik. Ama dünyalarımız çoğalıyor. Kalmık ve Çinliler bize
gün göstermeyecektir. Halimi iyi iken yer arayalım. Uygun görürseniz, hepimiz
Altay'dan Ala Dağ ve Andıcan taraflarına göç edelim.
Avulun büyüğü
Berdike bu sözü beğenmedi.
"Hayvanlarına yer dar geldiği için böyle
söylüyorsun herhalde, Düşmanlar artık yıpranıp bizden korkmaya başladılar. Şimdi
nereye kaçacağız? Kazandığımız malı mülkü niye savuralım?"
İhtiyarların
sükûnetini Bay yiğit bozdu:
"Cakıp'ın dediği
doğrudur. Korumak isteyeni korurum", buyurmuş Tanrım, ıssız bucaksız sınırı olan
Çin'in askerlerinin hesabı yok. Altay'daki Kırgız'ın ordusu kuvvetli değildir.
Bir gün gelip bizi yok etmesin! Doğuda Sarı Arka, Kuzey tarafta İdil, Nura Su
(nehir)yu, Opol dağı var. Oralar annemizin babamızın büyüdüğü yerdir. Bu
taraflara bir bakalım."
Bu sırada Kambar'ın oğlu Aydarkan şöyle
dedi:
"Başımıza bir şey
geldiği yok, niye göç edelim diye söyleniyorsunuz? Yoksa Çinliler mi geliyor?
Veya Kangay mı geliyor? Doğmak var, ölmek var. Nereye gidersek gidelim ecelimiz
gelmişse öleceğiz. Alnımıza yazılanı görelim."
"Vay dünya! göbek
kanımız damlayan topraktan iyi ne var!" dedi Bay.
Manas şöyle dedi:
"Milletim, düşmanın gölgesinden korkup kızışmayalım. Beni han yaptınız,
hanın sözünü dinleyiniz! Babalarımız düşmana kanını verse de topraklarını vermiş
değildir. Çinliler topraklarımızı elimizden aldılar. Topraklarımızı geri alalım.
Bunu yapamazsak Kırgız olmayalım. Şerefimizi koruyarak, intikamımızı,
topraklarımızı aldıktan sonra Ala Dağ'a göç edelim."
Manas'ın sözünü
herkes beğendi.
Beş gün sonra
Manas'ın karşısına muhtelif boylardan kurulmuş sekiz yüz bin kişilik ordu geldi,
bayrakları dalgalanıyor, zırhları parlıyordu.
Manas ilk seferini
Altay'daki büyük hana karşı, yani Kırgızlarla defalarca saldırıp topraklarını
zapteden Tekes Han'a yaptı.
Han Manas, Tekes Han'a mektup gönderdi:
"Tekes Han,
Kırgızdan aldığın toprakları geri ver, yiğitlerinin kan bedelini öde, otuz
yıldan beri aldığın vergileri geri ver, aksi halde, yüzyüze gel!"
Mektubu alan Tekes
Han öfkelendi:
"Sürgündeki bir
avuç Kırgızdan çıkan nasıl bahadır imiş, Manas?"
Tekes Han, Kuyas
adındaki kurnaz adamına Doğudaki Kırgızları gözleyiniz, düşmanı görürseniz haber
veriniz diye onu casusluğa gönderdi.
Tekes, düşmana
karşı tedbir almaya çalışırken yedi gün sonra casuslar gelerek:
"Kırgızlar bizden
önce harekete geçmiş." dediler.
Şaşkına dönen
Tekes:
"Kuyascığım bir çare bul!" diye yalvardı.
"Ele
geçiremediğimiz Kırgız kendisi geliyormuş. Eceli gelmiş demek, gelsin bakalım!"
dedi Kuyas aldırış etmeden.
Kuyas gece yola
koyulup Kırgızların saldıracağı tarafa varıp sihir yaptı, geniş dağ deresindeki
otlar, çiğ (bir çeşit bitki), kuray (bitki), söğüt ve kavakların hepsini insan
şekline getirip gayet çok asker varmış gibi gösterdi.
Ertesi gün Kuyaz
gelip Tekes'in gönlünü avuttu.
"Gayet çok asker
hazırladım. Huduta yerleştirdim. Git gör?" .
Tekes huduta gelip baktı ki
düşmana karşı topuzlarını eline alan, kılıçlarını hazır tutan tamamı
pehlivanlardan oluşan sayısız asker var.
Tekes Kuyas'ın
hünerinden memnun olup, bununla karşılaşan Kırgızlar ölecektir diye komşu
hanlara haber vermeden, yardım talep etmeden rahat yattı.
Dördüncü gün
Manas büyük ordusuyla Tekes'in topraklarına geldi.
Ordubaşı Aydarkul
Tekes'in sayısız askerleriyle karşılaştığına şaşırıp, Bahadır Manas'a geldi.
"Buca Kalmuk
askerine gücümüz yetmez. Felaket olur. Çekilelim." Dedi bazı korkak binbaşılar.
"Kaçarak ensemize ak yemektense karşılaşıp ölelim." Diye sinirlenen
Manas gidip bakmak için tek başına yürüdü. Bahadır'ı yalnız bırakmamak için
Bakay da yürüdü. Yolda Bakay şöyle dedi:
Manas, onların
karşısına ben varayım, ben gidip bakayım. Kalmuklar yakalasa beni yakalasın, sen
kurtulursun. Onlara göründükten sonra kaçalım, sırrını bilelim."
Bakay, düşmana
gözükerek yürüdü. Sıraya dizilen Kalmuk askerleri kımıldamadılar. Bakay buna
şaşırdı. Bakay mızrağını uzatsa onlar da hepsi birden mızraklarını uzattılar.
Bakay eline kılıç alsan, kalabalık asker de aynı hareketi yaptı. Bağırsa
bağırdılar.
Bunun hile olduğunu öğrenen Bakay, rahat bir şekilde gelip
durumu Manas'a bildirdi.
"Manas benim
bildiğimi bildin mi, duyduğumu duydun mu, bu bir hileymiş. Kalmuk'un sihirbazı
sihir yapıp yerdeki otları, çiğ, kavak ve söğütleri asker yapmış" dedi Bakay
gülüp "bunları dövüşerek yenemeyiz. Bu Çinlilerin bilmediği hile yok."
Kırgızlar büyülü
askerlerle dövüşmeden askerlerin ayağına alabildiğince barut koyup ateşledi.
Barut, alandaki kalabalık askerleri, kamış, çiğ ile beraber yaktı.
Manas'ın askerlerinin sarayını kuşattığına sinirlenen Tekes Han
yanındaki sihirbaz kuyas'ı öldürüp, kendisi de canlı ele geçmek istemiyerek
kalbine hançer saplayıp intihar etti.
Manas, Tekes han'ın
halkını, binlerce askerini saraya toplayıp şöyle emretti:
"Gök bayraklı
yiğitler! Gök Tanrının çocukları! Tekes Han'ın askerlerine dokunmayınız! Kalmuk
askerleri halkımıza isteyerek hücum etmiş değildir. Bunların halkını, malını
mülkünü talan etmeyiniz! Eğer kim Kalmuk'un Tekes'in halkına kötülük ederse
cezası ölümdür!"
Manas Aydarkan'ı yanına alarak askerlerini kontrol
etti.
"Bu Kalmukların
nesine acıyalım? Bize acımayanın günahı yok mu? Diyerek askerlerin içerisinde
Manas'a küsenler oldu.
Han Manas, Tekes
Han'ın halkını tamamını Tötön'ün geçidine çağırttı.
Toplanan Kalmuklara
Manas şöyle dedi:
"Ey, millet! Başınıza dert geldi. Bizi küstüren,
tahkir eden hanınız ile onun mahiyetleri öldü. Hanlığa alışmış halk idiniz.
Hansız, başsız gününüz karanlıktır, huzurunuz olmayacaktır. Şimdi kendi
isteğinizle kendinize han seçiniz, bayrağınızı kendiniz taşıyınız."
Manas'ın sözünü
halk beğendi. Beyaz saçlı, gözlerinden ateş saçan aksakal Manas'a
döndü."
Genç olsan da erkek
imişsin, kılavuz imişsin! Senin gibi evladı olan halk ölmez" diye, Kalmuk
putlarına yalvardı dua okudu. Kalmuklar aksakalasığındılar.
Han adayı
için birkaç beğ, bahadır ve Dang'ın adı okundu. Ama kimse ben han olacağım diye
çıkmadı.
"Bir halktan bir
han çıkmazsa, o halkı Tanrı lanetmiş demektir" dedi Bakay "İhtiyar olsa da han
yapınız."
Karaça isimli yaşı
seksene gelen ihtiyarı halk sıkıştırdı.
"Ben yaşlandım,
yoruldum. Gençlerden yapınız!" dedi Karaça diz çöküp.
"Yaşlı olsan da
akıl senden çıkar. Kalmuklar yaşlılarına saygılıdır."
Karaça tereddüt
etti yanına Saykal isimli kızı işve yaparak yetişip geldi.
Kız çubuk gibi ince
belli, erkeksi giyinen, kızıl kaş, düğme baş, süt gibi beyaz vücutlu, horoz gibi
boynu olan, yuttuğu boğazından gözüken güzel biriydi.
Saykal Kız,
babasına şöyle dedi:
"Baba, nasılsınız?
Ölen Tekes'in elbisesini nasıl alırsınız? Hükümdarlığa hevesinizi mi vardı? Bu
davranışınız olmadı."
Karaça "çocuğum da tasvip etmedi" diyerek
durdu.
"Ey, millet!" Dedi
Karaça "Ben size han buldum. Temir Han'ın oğlu Teyiş, han olmaya layık, on sekiz
yaşında bir oğlan Teyiş'i han yapınız!"
Karaça, bağırırken
toplanan kalabalık "Teyiş Han!" diye putlarına sığındılar.
Han Manas
bundan memnun olmadı. Teyiş'i beyaz keçeye oturtup han adetince her taraftan
tutup kaldırttı. Tekes'in, nakışları altından olan kızıl sancağı çekildi ve
hanlığı ilan edildi.
Temir han'ın en
küçük oğlu Teyiş Han, babasının ıssız yerdeki bembeyaz inci gibi güzel olan
şehrinin idaresini ele aldıktan sonra yedi atasından beri görülmeyen büyük bir
şölen düzenledi. Kalmuklar, bu defa Altaylara, Kagayara ve Mançurya'daki Türk
kabilelerine Kırgızlara, Moğolllara ve pek çok halka cidden kendilerini
göstermek istediler. "Tür kabilelerinden neyimiz eksikmiş? Kırgızlar çok şölen
düzenlediler. Biz de doğuda bir gürültü koparalım" dediler Kalmukların gençleri
ve ihtiyarları.
Teyiş Han,
Kırgızlar için at yarışı tertip etti. Yarışan kırk ata ödül olarak deve verdiler
kısrak kestiler, kımız yaptılar. Halk iki tarafa bölünüp güreş yaptı; dövüş
düzenledi. En güçlü, en dayanıklı olanlar ödül aldılar.
Şölen kıvamına
geldiğinde, kalabalık çoştuğunda sarı beyaz ata binen, düğme saçlı, on yedi
yaşındaki Kalmuk kızı Saykal, meydana çıktı.
"Saykal, Saykal!"
diyerek Kalmuklar bağırışıp putlarına sığındılar "Gök Tanrı sana denk gelecek
insanoğlunu yaratmamıştır." diye bağırdılar.
Kız olmasına
rağmen, dokuz kulaç mızrak tutup, savaş silahlarını kuşanıp, yürük atına binip,
bayraklı mızrak alan Saykal, bahadırlara yakışan heybeti ile duruyordu.
Kuşluk vakti oldu, öğlen oldu, öğlenden sonra oldu, erkekler çevirilmiş
olarak durdular. Saykal ile tutuşmaya kimse çıkmadı. Bu işi eceli gelen
denemezse, başka insan deneyecek gibi değildi. Kırgızlar Tekes'in yanında
pehlivanlığıyla bahadırlığı bir arada olan Saykal'a karşı koyan insanın
olmadığını duymuşlardı.
"Bunca erkek
arasında bir şerefli erkek yok mu? Erkek kadından kaçar mı? Diye haykırdı
Saykal, "Şerefimi kazandım! Ödülümü veriniz!"
Kadının sözünü
duyduğunda han olduğunu unutup, gururuna yediremedi er Manas, kadınla
dövüştürdünüz. Erkek değilsiniz! ".
Manas yağmurunu dökecek bulut gibi
kükreyerek, heybetle savaş silahlarını kuşanıp, sırlı mızrağını uzatıp,
Aksargıl'a kamçıyı vurarak Saykal kızın önünü kesti. Er manas güzel, geniş
alınlı, yayık göğüslü, uzunca, oyuk burunlu, cadı gözlü Saykal'ı görünce aklı
dağılıp ateşli kalbi oynamaya başladı, "Öldürmeyim, değerli bende imiş, benim
alacağım kız imiş" diye düşünüp omuzuna mızrağı ihtiyatla uzattı.
Haddini bilmeyen
kız dövüşmeye devam etti. Bahadırın mızrağına vurup, altın eyerin hakkı diye
kalbine nişan eyleyip göğsüne mızrak vurdu.
Sendeleyen Manas'ın
gözlerinden ateş sıçradı, bindiği atı da bir yana eğerek kendini düzeltti.
İkinci karşılaşmada kız, Saykal bağırarak, gelip yiğide doğru mızrak vurdu.
Mızrağın ucu Manas'ın sağ koltuğunda girip arkasından çıktı. İki dev
mızraklarını bırakıp böğür böğüre tutuşup erkek güreşine geçtiler. Saplanan
mızrağın arkasından sallanıp durmasına bakmayan Er Manas utanarak Saykal ile
dövüşmeye devam etti. Sağ tarafına gelen Saykal kuvvetli Manas'ı göğsünden
aldığında arslan çoktan gevşemişti.
"Kadını yenemeyip de alaya mı
alınayım?" diye öfkelenen ER Mana baltasını eline alıp Saykal'ın üzerine vurdu.
Kız kalkanlarıyla karşı koyup Manas'ı şaşırttı.
Kız Saykal, kaplan
Manas'ın sağ omuzuna vurdu, kamçıyla vurup onu at üzerinden devirmek istedi.
Bu kadarla da
yetinmedi, Akbalta'nın arslanlarından biri olan Çubak atını, ok gibi hızlı
koşturarak ortaya geldi, "Hey bu engiş (birbiri at üzerinde çekmek ve eyerden
düşürmeye çalışmak) değil, dövüştür" diye Saykal'ın bindiği atın başına vurdu.
Saykal'ın atı ürküp bir yana saptığında Çubak, Manas'ın sol omuzundan doğrulttu.
Akbalta ok gibi hızlı bir şekilde ortaya geldi.
"Kavga çıkacak,
bahadırlar durun!"
Bu esnada Kalmuk'un
Dogo adlı bahadırı çıkıp Akbalta'ya saldırdı.
"Pis Kırgızlar, bir
kıza bahadırınız Manas rezil oldu. Bur kişiye karşı nasıl ikiniz girersiniz!"
"İki yiğit mücadeleye çıkmıştır. Yenip yenilme başkadır. Oyunu bozma!"
Çubak, Dogo'ya elini kaldırıp, atını itti.
Kazaklardan
Aydarkan, Kırgızlardan Bakay çıkıp beklenmedik olaylar meydana gelmesin diye
araya hakem soktular.
Teyiş hakem oldu.
Hakem oyunu durdurdu, direnenlere sert davrandı.
Bahadır Manas
üzerine saplanan mızrağın ucundaki kılları temizleyip etinden çekip çıkardı.
Yiğidin yan kısmında açılan yaradan kan akıyordu. Bu Manas'ın gücüne gitmişti.
Bin çeşit otun başı birleştirilerek yapılan Orcemin adlı ilacını yara üzerine
örttü, akan kan durdu, gözleri açıldı.
Öfkelendiğinde önüne çıkanı yıkıp
kıran Manas, ateşlenip Aksargıl atını oynatıp arkasından toz duman bırakıp
tekrar meydana çıktı. Bunu gören kız Saykal da hiçbir şeyden korkmayan erkek
gibi, dişi arslan gibi haykırdı.
Niye güzelliğine
kapılıp kurtardım ki kadını. Düşmana acıyan kendisi yaralanır, diye kendini
kızarak mızrak uzattı Manas.
İki dev, ardı
ardına tutuştu. Üçüncü kez tutuşmada Saykal atın sağrısına gitti. Manas, atının
sendelendiğine bakmadan Saykal'a mızrak savurdu. Saykal şaşırdı.
Bir yana
çevirilerek kendi adamlarının arasına kaçtı.
Manas, Aksargıl atını
koşturup peşine düştü.
Manas babasının
himayesine sığınan Saykal'a ulaşamadı. Askerleri yarıp giremedi, atını oynatıp
"Bahadırınızı çıkarınız!" diye Kalmukların karşısına gelip bağırdı.
Teyiş, Aydarkan
ellerini kavuşturarak öfkeli Manas'a geldiler.
"Bahadır Manas,
ödül senindir! Manas Karargah' gel!"
Manas, onlara çok sinirlendi:
"Ödülün bana hiç
gereği yok. Kadını yenmeden milletin yüzüne nasıl bakarım"
Bahadır Manas,
Bakay'ı Teyiş'i ve Aydarkan'ı alarak Karaça'ya geldi. Gördü ki, Saykal Kız,
savaş elbisesini çıkarıp, saçlarının çözüp, yarasına ilaç sürüyordu kuvvetten
düşmüştü.
"Bahadır, sonunda
şeref senindir!" diye kabile reisleri, şöleni yönetenler Manas'ın önüne
çıktılar.
Ölümden kaçan kurnaz Manas, kimseye yol vermedi, inadından
vazgeçmedi, kimseyi dinlemedi, gök bayrağı elinde idi.
"Saykal'a
yenilmeden ya da onu yenmeden, dönmeyeceğim! Onu çıkarın! Şerefinizi kurtarın!"
Karaça Bay çok
zeki, hazır cevap sağlam bir kişi idi:
Bahadırınız uygun
görürse, benim demek istediğim, Saykal'ın atını Er Manas'a verelim. Han Manas'ı
teskin edelim."
Saykal'ın sarı atını getiren ihtiyar şöyle dedi: "Er
Manas! Erkeksen bağışlayıcı ol! Atımız sana hediye, başımız takdimdir! Bizi
affet! Ödül senindir! Şeref senindir! Kızmamanı diliyoruz, Bahadır!"
Bu münasip sözü
dinleyen Manas, keyfi yerine gelip kamçısını bıraktı ve şöyle dedi:
"Söylediğinize
uydum. Hediyenizi gördüm. Hediye büyüklere yakışır. Onu ihtiyar Karaça Bay'a
verdim."
"Oh, sevgili Manas konuştu" dedi halk bağırarak.
"Yerin genişlesin,
kabilen çoğalsın" dedi ihtiyar Karaça, Sarı atın dizginini tutup.
Ondan sonra Kız
Saykal, Manas'ın gözüne gözükmedi, arslan Manas, iyi niyetle geçenki tutuşmayı
unutup, kızın kahramanlığından memnun olup içinde "Tanrı kısmet eylese alınacak
kadın imiş" diyerek Karaça'nın evine sık sık bakıp, Kız Saykal'ı kalabalık
içinde izledi.
Şölen bitmek üzereyken koşan atlar geldi. Yarışı Manas'ın
Akkulası kazındı. Manas Akkula'nın kazandığı ödülü dört kabile halkına
bölüştürüp verdi.
Altı günlük şölen
bittikten sonra Manas kalabalık askeriyle atlanıp Aral'a geldi, yorulan askerler
mola verip dinlendiler.
Kara-Köl denen bu
harikulade yeri, Orgo Han yönetiyordu. Orgo Han Türk kabileleriyle pek fazla
savaşmış biri değildi. Bu defa haberci kötü haberle gelir. "Altaylı hırsız
Kırgızlar şimdi baş kaldırıp boyun eğen kabileleri kendilerine katarak ordu
kurdular, Turgout, Moğol, Uygur ve Kalmular'ı sel gibi kaplayıp Pekin'e
yürüyorlar, Gafil yatan Kalmuklar'a "Kırgızların yolunu kesiniz. Tedbir alınız"
diye haber geldi.
Orgo Han sur üzerinde davul çaldırdı. Adamlarından
civardaki yöneticilere, valilere ve komutanlara mektup gönderdi, onları haberdar
edip asker topladı. Zaten kalabalık olan Kalmukların askerlerinin sayısı yedi
yüz bine ulaştı.
"Kırgızların
bizimki kadar askeri yoktur. Onları artık durdurunuz" dedi
binbaşıları.
Orgo Han'ın ordusu
saraydan bir parça uzakta, gelecek olan Kırgız ordusunun önünü kesip
karşılaşmayı beklediler.
Sel gibi gelmekte olan Manas'ın ordusu gözüktü.
Nihayet iki tarafın askerleri birbirleriyle burun buruna gelerek
durdular.
Orgo Han,
tarafından Atan denen pehlivan çıktı. O iki gözü ensesinde, başı keçe evi gibi,
iki kaşı hırslı kara köpek gibi, boyu üç kulaç, hergün bir ineği midesine
indiren, canı sıkıldığında iki yüz pehlivanı bir araya bağlayıp kaldıran dev
idi.
"Pehlivan Atanım,
kırgızların Manas denen pehlivanıyla ancak sen karşılaşabilirsin. Sadece sana
güveniyorum! Onun hakkından gel."
"Kırgız da kim oluyormuş? Güneşim
değdiği yeryüzünde benden başka pehlivan var mı acaba? Parça parça ederim
Manas'ı diyerek, pehlivan Atan yanına kalkan aldı. O masmavi demirden doğru
geldi.
Orgo Han'ın
askerleri iki tarafa bölünüp Atan'a hürmeti için tezahürat yaparak yol açtılar.
Bu esnada Orgo Han'ın askerlerinin içinden kamburlaşan küçücük bir ihtiyar
sıyrılıp çıkarak pehlivan Atan'ın önünü kesti.
"Hey, bu karınca
mı, insan mı? Yoksa ayağa takılıp ölecek bir şey mi? Dur yolunda!" diye atının
dizgininden tutan ihtiyara pehlivan Atan sevindi.
İhtiyar nazlanıp
inat ederek Atan'a yol vermedi. Bu esnada hırslanan Atan benim gücümü halk
görsün diye eğilerek ihtiyarı almak istedi.
Atan'ın bindiği Dankara adlı
at, tıksırıp ürkerek ihtiyara hiç yaklaşmadı. Pehlivan Atan, atını tepip
kamçılayarak ihtiyara ulaştı ve onu omuzundan tutup aldı.
Bu sırada deminki
ihtiyar kıyamet kopardı. Pehlivan Atan'ın belinden tutup, attan yolup alarak
kaldırıp yere attı. Göğsünden bastı. Atan'ın başını otu yolmuş gibi kopardı.
İhtiyar sakin halde maral sıfatlı Dankara'ya binip Kırgızlara doğru gitti.
Kalmuklar, deminki
ihtiyar insan mıdır, cin midir diye şaşırıp kaldılar.
"Yaşa be pehlivan
Pöyüş! Kalmuklara göreceğini gösterdin!" dediler Manas'ın askerleri, ona yol
vererek.
Baktılar ki deminki ihtiyar, Kırgızların Köyüş isimli sihirbaz
yiğidi imiş. O sabah erkenden kılık değiştirerek Kalmukların arasına girip
casusluk yapıyordu. Sonunda bir çareyle Altan'ı yenerek dönmüştü.
Kendine
gelen Kalmuklar, Orgo Han'ın yanına gelerek konuştuktan sonra davul çaldırıp
askerlerini Kırgızların üzerine sevkettiler.
Kıyasıya dövüş
başladı. Kalkanlar parçalanır kanlar döküldü, oklar vızlayıp, yer sarsıldı,
büyük bir gürültü koptu.
Er Manas, Orgo Han'a vurup onu yarı canlı halde
bıraktı. Bayrağı devrildi, Han öldü. Hansız savaşmaya cesaret edemeyen Kalmuk
askerleri kaçtılar. Er manas, Orgo Han'ın kaçan askerlerini takip etmedi.
Manas'ın gönlünde acı vardı, çünkü onun da pekçok askeri ölmüştü. O, dövüşten
sonra kanların döküldüğü bu yerleri görmek istemedi. Bu kez Manas Bakay'ın
peşinden dışarıya çıktı.
Dişediş savaşan iki
tarafın kaybı eşit sayıda idi. Savaş alanı yağmur gibi akmış olan insan kanıyla
toprak kırmızı çamur haline gelmiş, ark olup akıyordu. Yerden çıkan toz
dumandan, gökteki güneş gözükmüyordu. Cesetler dağ gibi olmuştu. Eceli gelen
yiğitler ölmüştü, dişleri çıkık olan atlar uzanıp yatıyordu. Toprakta eyer,
kırılmış mızrak, sapsız balta, kınsız kılıç, Kalmuk Kırgız karışık çamur gibi
yoğurulup yatıyorlardı.
Manas bu manzarayı gözden geçirirken nice nice
gençler gözüne ilişti. O hemen buradan uzaklaşmak istedi. Onu öldürmeyi
bahadırlık diye düşünmüyordu.
Manas yedekte
götürdüğü atını salıverip Bakay'ın yanına geldi, hiç ağlamayan zavallı yiğit,
gözleri yaşla dolarak başını ağabeyinin omuzuna koyup kemikleri sızlayarak acı
acı ağladı.
"Ağabey, bu
katliamdan, bu dövüşten ne zaman kurtuluruz?" diye sendeledi manas'ın gözleri
keder doluydu.
Görmüş geçirmiş, ata bindiği zaman yolcu, dövüştüğü zaman
asker olan Bakay, böyle manzarayı binlerce defa görmüş olacak ki, hiç şaşmadan
Bahadır Manas'a şöyle dedi:
"Er Manas, halkının
başını kurtardığın zaman, halkın özgür yaşadığı zaman savaştan kurtulursun."
Bahadır Manas,
yüzüne soğuk su serpilmiş gibi kıvrıldı. Bilgiç Bakay konuşmaya devam
etti:
"Yenmek, düşmanı öldürmek demek değildir. Yenmek halkın kurtulması
demektir. Halkı kurtarmak erkeğin işidir. Tanrı bunu herkesin alnına yazmış
değildir. Nadiren birilerine yazar. Senin alnına işte bu yazılmıştır. Ne zaman
halkını muradına erdirirsen, o zaman görevini yerine getirmiş olursun. Seni
bunun için Tanrıdan istedi halk. Ağlama! Sen erkeksin, bahadırsın! Erkekler
milletinin ocağını mızrak ve kılıcın ucuyla genişletir. Halk bahadırlığı,
kılavuzluğu ile altın sırık olup destekler."
Ertesi sabah Han
Manas savaşta ölen yiğitlerini, silahlarıyla birlikte bir çukura gömdürdü. Her
birinin başına bir taş koymuştu, taşlar Opol dağı gibi
birikti.
Cırgalang'ın boyunda, Cıluu-Su'yun suyunda Han Manas yiğitler
kuvvetine dolsun, atlar dinlensin, yaralılar iyileşsin diye üç gün üç gece mola
verdi.
Gökte yarım ay
kalıp çoban yıldızı parlarken, tan yeri ağarırken, Manas Han'ın karagahına Orgo
Han'ın hatunu Samankul hamın önce hiç giymediği Kırgız sarığını giyip, iki
çocuğunu yanına alıp, saraydan birbirine benzeyen on boz atı seçip, danışmanı
Iraman'ı tercümanı yaparak araba dolusu kızıl ipek kumaş ve değerli hediyelerle
geldi.
Kırgızların
adetince, oğlu Karatay'ı öne çıkarıp Iraman'ın oğluna şarkı söyletti ve böylece
debdebeyle kaideyi yerine getirdi.
Samankul Hanım, Han Manas'ın önünde
şöyle söyledi:
"Bu hayatta siyah
ile beyaz, gündüz ile gece, kötülük ile iyilik hep beraberdir, Hanım! Kocam
ölüp, dul kalmış olsam da oğlum dün Han tahtına oturdu. Eksik olamayın, kaide
bilen Hansınız. Ben bahtsızı öldürmek istersen işte buradayım. Başım
karşılığında bu küçücük iki oğlumun canını bağışlamanı dilemeye geldim,
Manas."
Han Manas, iyi
niyetli, itinalı konuşan kadından memnun kaldı.
"Bir kadın Han
önüne saygıyla gelirse, onu bağışlamak vardır, hatun. İki oğlunuz yanınızda
yardımcı olsun! Şehriniz huzur içinde, yönetim sizin elinizde
olsun."
Iraman'ın oğlu Bahadır, Manas'ın yiğitliğini, mertliğini,
Samankul Hatun'a söylediklerini överek şarkı söyledi. Manas şarkıcıyı
beğendi.
"Hatun, eğer uygun
görürseniz, bu oğul bizi sabah akşam eğlendirsin" dedi Manas ekleyerek.
"Tamam, olur,
bahadır!" dedi Samankul gönlü rahatlayarak. O şehrine dönüp, oğlu, Karatay'ı beğ
yaparak ona taç giydirdi.
Iraman'ın oğlu ise
Bahadır Manas'ın kırk yiğidinden biri oldu. Karatay adı unutulup yerine Irçı
oğlan diye adlandırıldı.
Opol dağının içinde, otuz nehrin kıyısında,
ıssız bir yerde bulunan surlu şehri Akun, kırk beş sene han olarak yönetmişti.
Dokuz yolun kavşağındaki bu şehre her halktan gelen kervanlar eksilmezdi.
Ticaret gelişip halk zenginleşmişti. Şehir refah içindeydi. Akunbeşim'in Kalmuk
ve Çin'de saygınlığı vardı. Tekes Han ile Orgon Han, kardeş gibiydiler.
Yedikleri içtikleri bir, Askerleri bir idi. Birbirlerine destek ve yardımcı
olarak yaşıyorlardı.
Bunu bilen Manas,
Tekes Han'dan sonra Orol Han, rahat durmayacak, bir felaket başlatacak diye Akun
Han tarafına dil bilen adamlarının gönderip yol ahvalını ve düşmanın hareketini
öğrendi. Akun beş altı gün önce yola nöbetçi koyup, asker toplayıp, aşağıdaki
Kalmuk ve Çinlilere mektup yazıp mühürleyerek habercisiyle göndermişti.
Kurnaz ihtiyar,
bundan dört ay önce Tekes Han'a şöyle demişti:
"Kırgızlardan kötülük
gelecektir. Esen Han'dan asker alıp savaşa erken davranalım." Ama, "kendi
ordumuz Kırgızları durduracak, onlara dersini verecektir" diye inat etmiş Tekes
Han.
Akun Han, oğulları,
kadın ve kızları, kocakarı ve ihtiyarları şehirden çıkarıp, aşağıya gönderdi.
Surdan belli bir mesafedeki müsait bir yerde kırgız ordusunu bekledi. Baltanın
sapına benzeyen bıyıkları, doru aygırın yelesi gibi örgüsü, göğsünde zırh,
başına miğfer, saçında takı, elinde topuz, yanında kalkan, koynunda yelek olan
sert belli bahadırları, pehlivanları topladı.
Manas
aksakallıları, akıllıları, kırk yiğidini ve komutanlarını bir araya getirip
danıştı.
"Tekes Han ve Orgo Han'ı daima bize karşı kışkırtan Akun
Han'dır. Keng Çüy'den Altaylıları kovup, topraklarına sahiplenmişti. O
toprakları geri alalım."
Manas, altı yiğidi
ile yollara bakıp geldikten sonra şöyle dedi:
"Binbaşı, bölüklere
ayrılıp ayrı yarı yürüyelim.
Boşuna
kırılmayalım." Bölüklerin başına Kökçö, Urbu ve Kırgıl seçildi.
Manas,
idaresi altındaki ordusunu çukur ya da düzlüklere yaklaştırmadan, dağ geçidinden
değil, dağ sırtından geçerek, kimsenin yürümediği yollardan gününden evvel Akun
Han'ın şehrine ulaştı.
Akun Han'ın büyük
ordusu düşmanın önünü kesmek için çoktan tedbir almıştı.
Savaş, erkek
dövüşüyle başladı. Nice erkeklerin kanı aktı, nice yiğitlerin kellesi uçtu.
Er Manas, Kalmuk
bahadırı Tulus ile karşılaştı. Tulus yaygara eden gürültücü biriydi:
"Arslanın değil,
Tanrı olanın gelsin Kırgız!" Dersini verip kökünü kurutacağım, göğe baktırıp
inleteceğim! Son sözünü söyleyiver, Tulus'un kahramanlığını anlat halkına" diye
bağırdı.
"Başa bela Tulus'un mızrak kullanmada usta olduğunu duymuştum.
Ona Manas'tan başkası mukavemet edemez" dedi Bakay, Akbalta'ya
danışarak.
"Bahadır, ona
kendin git" dedi Akbalta. Kız Saykal ile yapılan karşılaşmadan sonra Manas'ı
dövüşlerde pişsin, Han oldum diye bahadırlığı unutmasın" diye düşünüyordu
Akbalta. Tulus gök demirden zırh giyinmişti, değişik bir kalkanı vardı, eline
gök mızrağını, öküzün beli gibi yayını aldı. Kaplan gibi heybetle atını
mahmuzladı.
Manas, Akkula atını binip, butuna ayakkabısını geçirdi,
belinde kılıcı sallanıp, baltası parlıyordu. O ak sungur kuşu gibi bağırarak
alana girdi.
"Manas denen sen
misin? Başını koparacağım! Ecelini ben getireceğim! Ezerim seni!" diye
haykırarak Tulus gürzü Manas'a vurdu.
Çevik er Manas
Tulus'un vurduğu gürze, kalkanıyla karşı koydu. Öfkelenen Manas yaygaracı
bahadır Tulus'un, Açalbars ile sağ elini kesti, kaçmak isterken de baltasıyla
vurdu.
Kalmuk ve Çinlilerin on iki pehlivanı sinirlenip haykırarak
Manas'ı kuşattılar.
Her iki tarafın
askerleri alana girdiler.
Kıyasıya dövüş ve
öldürüş iki gün iki gece sürdü. Kırgızlar Akun Han'ın askerlerini toz dumana
katarak sonunda yok ettiler.
Yenildiğin anlayan
Akun Han, askerlerini, kararg'hına bırakıp kaçtı. Manas, Akkula atına kamçı
vurup Akun Han'ın peşinden gitti. Beyaz alınlı, sivri kulaklı, kasırga gibi
hızlı koşan Akkula, Akun Han'ın atına yetişti. Bahadır Manas, yetişir yetişmez
mızrak savurdu. Arkasından yetişen kırk yiğidin biri olan Aynakul, Akun Han'ın
başını kılıçla uçurup sırlı mızrağının ucuna geçirdi ve han'ın merakla bekleyen
ordusunun karşısına gelip fırlattı.
"Kırgızlarla dövüşmek isteyen
düşmanın sonu işte budur" diye haykırdı Aynakul. Askerler tamamen teslim oldu.
"Bizim düşmanımız
Akun Han idi! Zafer ve şeref bizimdir! Yeter! İhtiyarlara dokunmayınız. Manas
askerlerini Akun Han'ın şehrine sokmadı, malına mülküne dokundurmadı"
Bahadır Manas'ın
hedefi Alevke idi.
"Elinin körü,
Alevke! Bir an gelir, Tanrım ele verir. Atalarımın intikamını alırım. Andıcan'ı
kurtarırım. Dünyayı başına yıkarım" diye kin besliyordu.
Altay'a, mavi
bayraklı kalabalık ordu girdi. Çalınan zurna dağları sarsıyordu. Bu bahadır
Manas'ın avuluna zaferle döndüğünün ihtişamı, işareti idi.
Er Manas
Altay'da güneş ışıldarken, beyaz çadırın arkasındaki tepeye oturup danışmanı
Akbalta'ya danıştı.
"Gözbebeğim, üstadım Akbalta amca, Ala-Dağ'a göç
edelim deyip duruyorsun. Sen görmüşsün, ama ben görmedim babalarımın
topraklarını. Ala Dağ'da Kalmuk var, durumu bilmeden nasıl göç ederiz? Bunca
halkın sorumluluğunu kim taşıyacak..."
"Oğlum, Manas! "
Söylediğin doğru, haklısın. Altay'a geldikten beri Ala-Dağ'daki Kırgızların
yaşayıp yaşamadığı hakkında bir haber alamadık, ya da gidip aramadık" dedi.
Akbalta, beyaz sakalının sıvazlayıp kaz yavrusu gibi öterek "Bana müsaade et,
ben Ala-dağ'a gidip dolaşıp yolun sağını solunu öğrenip geleyim."
"Yol uzak, aşılması
zor, amca, yorulacaksınız. Genç olsaydınız, diyeceğim bir şey yoktu. Oraya ben
varayım. Yerin durumunu göreyim. Göç edeceğimiz yolu bileyim. Kalabalık halkımı
aramadan hep Kalmuklarla savaşarak mı yaşayacağım? Atalarımın topraklarını
göreyim, diğer Kırgızları bulayım. Görmesem de Ala-Dağ'a hasretim var."
Akbalta Manas'ın
söylediklerini doğru buldu. "Ala-Dağ'a gidersen, alimlerden öğrendik, bilgiçlere
sorduk; Katagan'ın hanı amcan danışmend Koşoy'a git. Kırgızların aziz aslanı
budur. Alevkeye başını vermeyen Ala-Dağ'daki Kırgızları birleştiren, kimseye
bağımlı kalmayan, sur yapıp yiğitleriyle birlikte düşmanın canına okuyan Er
Koşoy'a git, ona akıl danış! Tek güvenebilecek insan odur, sana yoldaş olacak
erkek odur! Biz Altay'dan gidelim. Bu Altay bize uygun değil, Çinliler bize
düşmandır."
"Yanıma fazla yiğit alırsam Kalmuklar bunu farkeder ve ben
yokken halk arasından kargaşa yaratırlar. Ava çıkmış gibi gözükeyim. Kutubiy
komutan olarak kalsın!" diye belini bağladı Manas, "Oralar sakin ise, yer varsa,
ben döndükten sonra Ala Dağ'a göç edelim."
Altay'da şafak henüz sökmüşken
uçan kuşlarla birlikte ak bulutlar da sanki Manas'ı yolcu ediyordu. Er Manas,
Ala-Dağ yolunu tutup gökteki yıldızları seyrederek düz yol ile gidiyordu.
Gök yeleli bozkurt
Manas yanına erzak almıştı, iyi yerlere dikkat ediyordu, kabileleri, ormanları,
küçük tepeleri dolaşıp, sıra halinde uzanan dağları, geçitleri aştı, taşlara
bastı, yorulan Argımak atının üzerinde oturup çeşit çeşit otlar arasından
geçerek ince yapraklı, bilek kadar otlu, maralı koyun kadar olan bereketli
Karkıra'ya rastladı. Karkıra'yı geçtikten sonra, yüksek dağların ortasındaki
gözyaşı gibi temiz, bin pınar akan Isık-Köl'ü gördü.
Bahadır Manas attan
inip mağrur duran Ala-dağ'a, mübarek Isık-Köl'e doya doya baktı, dizlenip
toprağı öptü, toprağa ağzını değdirerek Tanrıya sığındı.
"Kutsal Tanrı,
vatanı görmeyi nasibettiğin için sana şükürler olsun! Ala Dağım bana güç ver!
Isık-Kölüm hasiyetli güç ve temizlik ver. Atalarımın kusurunu gidereyim,
düşmanları kovup çıkarayım, halkımı kendi topraklarına toplayayım. Huzurunda
yemin ederim..."
Bahadır Manas gölde
yüzünü yıkadı, oynayıp yüzen balıkları seyretti, sevincinden gözleri
doldu:
"Ah, canım Isık-Köl aradığım yer sen değil misin! Buraya insan
yerleşmez mi böyle hoş yer, böyle hoş göl nerede bulunur ki?" Manas'ın vücudu
gevşeyip, kendini gökte uçan kuşlar gibi, süzülen beyaz bulutlar gibi özgür ve
keyifli hissetti.
Eyvah, eğer buralar
dar olmasaydı, tam Kırgızların kısmetine yazılan yer imiş diye, bu yerlere
sahiplenen atalarına şükretti. Ama bu toprakların şimdiye kadar Kalmukların
elinde kaldığına eseflendi. Akbalta'nın gösterdiği akılı hatırlayıp, onun tarif
ettiği yol ile aziz Koşoy amcamla görüşeyim diye tepeleri çukurları aşıp,
rüzgarlar yarışarak gidiyordu.
Akıllı Koşoy yaşlılığa boyun eğmedi. O
kadar dayanıklı idi ki, hal' delikanlı gibi gözüküyordu. Önceki karakterinden,
yiğitliğinden, dürüstlüğünden hiçbir şey kaybetmemişti. Gayretinden taviz
vermemişti. Onunla yarı yaştaki dostları ise gözlerinde çapak oluşup, kuvvetten
düşmüş, yerinden kalkamaz, ata binemez hale gelmişlerdi. Evlerinin dibinde
oturup havlayan köpeklere, böğüren öküzlere, dolaşan atlara bakıyorlardı, hiç
konuşmadan! Akşama kadar bükülüp otururlardı. Akşamleyin gelinlerinin yemeğini
beklerlerdi, bunamışlardı.
O Koşoş Han'ın,
sallanan beyaz sakalı altın kemerine ulaşmıştı, gözleri keskin, karakuş gibi
uyanıktı, hikmetli sözleri kaideye uygun şekilde söylerdi, yemeğini nezaketli
yerdi, zihni açıktı. Onun adını duyanlar ona "Koşoy Han", "Koşay Ata", "Han Ata"
diye diz çöküp saygı gösterirdi.
Han Koşoy epeydir ocaktaki ateşe
bakıyordu. Bir anda yan cebindeki kurt aşığını eline alıp ayı derisine attı.
Aşığın pozisyonu iyiliğini gösteriyordu.
Bahadır Koşoy,
Manas'ın geleceğini evliya gibi bildi.
At-Başını,
Geç-Töbösünü yerli yerine yerleştiren büyük kalesini taştan yaptıran, şehir
kuran, yedi bölgedeki Kırgızları düzeltip halk yapan, eşsiz yiğit, akıllı,
kulağı delik, keskin bakışlı Er Koşoy, hanımına gece gördüğü rüyayı yorumlattı.
Koşoy han'ın hanımı beyinin kiminle karşılaşacağını önceden söyleyebilen kadın
idi.
Han Koşoy'un söylediği böyle idi:
"Gece bir rüya
gördüm. Rüyamda hançer kılıcımı doğuya doğru sallamıştım, o taraftaki kara dağ
ikiye ayrıldı. Bu nasıl rüyadır? Elinde altın bağı var bir kara kuş almışım. Onu
dünyanın dört bucağına bırakmışım. Ona yardım eden kimse yoktu. O bir arslanı
avladı. Bütün canlı varlıkları öldürüyordu. Pekçok Kırgız onun gölgesine
sığınmıştı. Bu nedir? Bu rüyamı yor, hanım!"
Hanımı rüyayı şöyle
yordu:
"Bayım, kınından
çektiğin kılıcın Doğuyu yakması, Altay'a sürülen Cakıp'ın yalnız oğlu Manas'ın
gelmekte olduğun işarettir. Cesaretine cesaret katacak, sana el, yaka olacak,
Bahadır Koşoy amcam diye aleme han olacakmış! Bıraktığın karakuş kahraman Manas
değil mi? Açılan eteğin kapanacak, kopan bağların ulanacak, sönen ateşin
yanacak, ölen ruhun dirilecekmiş!"
Hanımın sözü bitmek üzereyken,
dışarıdan Kutunay denen nöbetçi telaş içinde Koşoy'a haber getirdi.
"Sevgili Han Koşoy,
insandan daha değişik alp gördüm, böyle insan olur mu, karşısına çıkan yaşar mı?
Benzeri görülmemiş bir adam geliyor. Boyu dağ kadar var! Böyle bir yiğit
görmedim. Kara benekli kaplan gibi atılıyor. Kuyruksuz gök yeleli arslan gibi
saldırıyor."
Bu haberi duyan han Koşoy, sanki hanımı oğlan doğurmuş gibi
sevindi.
"Tanrım gönderdi!
Hızırın yardım ettiği halk imişiz. Atalarımızın nesli Ala Dağ'a geliyor, onu
görecek günler de varmış!" kahraman Koşoy, acele atına binip misafiri
karşılamaya çıktı.
Koşoy amca el
ayasını alnına yaklaştırıp aşağıdaki yola baktı, ki doru benekli tulpar (at) a
binen, ok geçirmeyen elbise giyen, dağın yarısı kadar kocaman bir arslan
geliyordu. O, arslan Manas'ın ta kendisiydi.
"Tanrım kaybettiklerimiz
bulundu, bir avuç kadar Kırgızın şerefi böylece korunmuş oldu!" diye ağladı
Koşoy, gözlerinden yaş akıtarak.
Arslan Manas,
görünen askerlere doğru hiç sallanmadan hızlı bir halde geldi.
Er Koşoy ok
geçirmeyen elbise giyip koyu doru atına binmişti. Uzun bıyığı sarkmış, patlak
gözü çoban yıldızı gibi parlıyordu. Kulakları kalkan gibiydi. Savaş silahlarını
kuşanıp bileğine altın çerçeveli baltasını takarak Opal dağı gibi kurulmuş
duruyordu. O Manas'ın karşısına çıkıp selam verdi.
"Cakıp Bay'ın
biriciği, oğlum Manas sağ mısın? Çınardan kalan ufak dalım, atadan kalan evladım
Manas var mısın?"
Er Koşoy kucağını
açarak yavrusuna sarılan kuş gibi Manas'ı bağrına bastı. Ağlayan Koşoy'un
gözyaşları kara yağmur gibi akıyordu.
Bahadır Manas,
şöyle dedi:
"Aksakallım Koşoy
amca, tedbirli üstad, evliya, yukarı çekersen desteğimsin aşağı çekersen
dayangacımsın, yürürsem aydın yolumsun arkamda şanlı ordumsun! Er amcam Koşoy,
sağ mısın?"
Er Manas, Koşoy'un karargahına geldiğinde koşa koşa halk ona
selam vererek bağırdılar, sevindiler: "Manas" diye çığlıklar attılar.
Bahadır Koşoy, dua
ederek kurban olarak kısrak, ay boynuzlu inek kesti. Koşoy'un kalesinde büyük
şölen oldu.
Er Koşoy ile
Bahadır Manas gece boyunca uyumadılar, birbirlerine başlarından geçenleri
anlattılar. Hiçbir şey saklamadan yüreklerindeki sıkıntıları çıkarıp boşaldılar.
Han Koşoy, Altay'a
giden Kırgızların haberini aldıktan sonra, ne yapacağını şaşırdı. Gülse mi,
ağlasa mı, bunu bilemedi, zavallı Koşoy!
Er Koşoy amca, Manas'a şöyle
dedi:
"Oğlum Manas benim
yerimi sorarsan, Mediyan'ın çölünde, Evliyanın geçtiği yerde, Baabedin denen
anneden doğdum. Deden Nogoy Han öldüğünde, Kalmuk ve Çinliler, Kırgızları
kamçıya göre taksim ettiğinde, canımı terkilere bağlayıp, kuşağımı kuşandım.
Çevik kırk yiğidi yanıma alıp kalabalık Kalmuk ile tekbaşıma savaştım. Nice
erkekler, öldüler, kırk yiğidim de öldü. Ben yetmiş yerden yaralandım.
Akrabalarımın hayaleti bile gözükmedi. Bitkin halde dolaştım. Sonunda kimsenin
bulunmadığı bir dağa çıkıp kurtuldum. Çeç-Töbö'de beslendim, yer edindim.
Başıboş dolaşanları toplayıp bir yere yerleştirdim! Çaylağı eğiterek onu alıcı
kuş yaptım, muhtelif kabilelere mensup kimseleri toplayıp canlandırdım!
Akrabalarım az olsa da çevrem sağlamdı.
Peygambere benzeyen Kataganlı,
ak sakallı Han Koşoy oğlu Manas diye söylüyordu, evliya gibi konuşuyordu:
"Terk-i dünya olup
dolaşırken, Kırgızlar fedak'r, canlı, ileri görüşlü bir millettir, bu milletten
bir yiğit çıkacaktır diye umutlanıp seni bekledim..."
Kahraman, akıllı
Koşoy amca, oğlum Manas diye söylüyordu, anlamlı konuşuyordu.
"Oğlum, ne
zaman Altay'dan göç edip kendi yerine geleceksin? Azıcık halkına ne zaman direk
olacaksın? Tek başına kalan, sahipsiz kalan milletine ne zaman sahip çıkacaksın?
Gel Isık-Kölü'nü bul, kulun (tay)lar seni bekliyor, kırk kabile Kırgızın ayağa
kaldır."
Manas şöyle dedi:
"Özlediğim yiğit
amca, evliya sıfatlı imişsiniz. Sizi görünce canıma can katıldı. Atalarımın
Karkırasını, Isık-Köl'ü, Ala-Dağ'ı gördüm. Hasret giderip rahatladım. Ala-dağ'ı
yer edinen, yalnız kılıç kuşanan, Kalmuk Çinlilerle savaşıp yer kapışıp yaşayan
gayretli Kırgızları gördüm. Etkilendim, Cesaretim arttı, hasretim bitti. Şimdi
Koşoy baba, Altay'da bir grup Kırgız kaldı. Çinliler çok, Kırgız az. Kalabalık
Çinlilere tek başıma saldırdım. Çinlilerin öcü kaldı, ben onlara
varayım."
Bunu işiten Koşoy amca üzüldü, gözlerinden yaş döküldü:
"Arslanım Manas,
sözümü dinle! Koynu geniş Ala-Dağ'ı babalarının toprağı Tekes, Alay, Andican,
Yedi-Su'yu zamanı geldiğinde görürsün. Çinliler asker gönderip Altay'daki
halkına zulmetmesin! Neslimizi kurutmasın! Oğlum bir an önce geri dön!
Kırgızları toplayıp Ala-Dağ'a göç! Ölmezsem, fazla geç kalmadan ardından
gelirim, seni ararım, yer yeşil otla kaplandığında, halk yerleştiğinde, yaz
geldiğinde karşına çıkıveririm. Nöbetçilerden haber geldi, Çinli Esen Han,
Kırgızları keseceğim diye hazırlanıyormuş... Acele et, oğlum acele et!"
"Koşoy amca,
dileğin cana kuvvet olsun! Sözlerin düşmana ok olsun!" diye Tanrıya sığındı
Manas.
İnsanları iyi
anlayan Han Koşoy adı ulu Manas'a dikkatle bakıp onu denedi :
Altın ile
gümüşün,
Tozundan yaratılmış gibi.
Gök ile yerin,
Direğinden
yaratılmış gibi.
Ay ile güneşin,
Işığından yaratılmış gibi.
Altı
kalın kara yerin,
Dayandığı direkten,
Ay ışığı altındaki ırmağın,
Dalgasından, yaratılmış gibi.
Havadaki bulutun,
Gölgesinden
yaratılmış gibi.
Gökteki ay ve güneşin,
Işığından yaratılmış gibi.
"Er Manasla
kimsenin başa çıkamayacağı belli. Hasetçiden nazar, kötü niyetten dil değmesin."
Dedi tecrübeli Koşoy memnun olarak.
"Karşına kimse
çıkmasın, peşine düşman düşmesin! Karşına çıkan düşman mert olsun!" dedi. Adet
üzerine Han Koşoy iyi yolculuk dileyerek. O, yere ve suya sığınarak, Tanrıya
Manas için hayır dua etti.
"Geldiğin yoldan
gitme! Geçtiğin suyu tekrar geçme! Uyuyan ulu dağların üzerinde uçarak yuvana
ulaş!" dediler bahşılar davul çalıp sıçrayarak.
Er Manas Altay'daki
Kırgızlar koklayarak kuvvet bulsun diye atalarının yerinden bir avuç toprak alıp
mamır otuyla birlikte beline bağladı ve Koşoy ile vedalaşıp Altay'a doğru
hareket etti.
Sırt üstü yatan
büyük bahadırlar gibi uzanan Ala-dağ sanki Manas'ı uğurluyordu.
Çin hanı Esen
Han'ın altın sarayının kulübelerinde ateş yakılıp, davullar çalındığında tüm
şehir yankılandı, bir günlük mesafede bulunan yerlere kadar haber gitti. Han
vezirleri, danışmanları, komutanları, büyükleri, ileri görüşleri Esen Han'ın
sarayına telaşla toplandılar.
Esen Han kahrolarak
şöyle yarlığ verdi:
"Bu piç kaçak Kırgızlara devleri, büyücüleri kaç kere
gönderdik. Ne sağ dönen oldu, ne ganimet ile döner oldu. Yakında rahipler
Kırgızların tek bahadırı olan Manas'ın Ala-dağa göç etmek için yer görmeyi
gittiğini haber verdiler. Fırsat gelmiştir. Kırgızları soyup soğana çevirmenizi
emrediyorum. Halkı yok olunca, Manas'ın kökü kesilecektir. Yalnız ağaç çınar
olmaz. Binbaşı Coloy bahadıra ok işlemez zırh giydireceğim. Ordubaşı yine Mançu
Neskara olacak. Danışmanınız büyücü Karacay olacak. Öcümü alacak bahadırlarım,
öleceksiniz Kırgızlarla çarpışarak ölün! Onları yenemezseniz Çin seddini geri
döneyim demeyin!"
Alemi altüst eden
Coloy adlı bahadır, hanının önünde eğilip diz çöktü. O bir oturuşta yirmi
okkadan fazla buğday yiyip hiçbir şey yememiş gibi kalkan ev kadar kocaman biri
idi.
"Ulu gökyüzü
altında eşsiz olan merhametli Esen Han! Huzurunuza Kırgızları yok etmeden
gelmeyeceğiz. Manas'ın başını alıp geleceğiz!" dedi. Coloy, askerleriyle yemin
ederek.
Ok işlemez, yumruk
kadar düğmesi olan zırh giyen, kuzgun gibi uçan ata binen, çelik baş Kalmukların
han Coloy'u ağzından duman gözlerinden alev çıkararak ordusunu harekete geçirdi.
Bu biçimsiz kafirin boyu posu şöyleydi: saçları dağınık, hemen yutacak gibi
hırslı, kudurmuş domuz gibi, kaşları yanmış orman gibi, hergele çobanın giydiği
deri çizmelerine benzeyen kalın dudaklı, geniş kısa boylu, kalın yanaklı geniş
omuzlu bir boğanın etine doymayan acayip pehlivan biri idi.
Coloy'un peşinde at
oyuncusu, yürük atlı kavgacı pehlivan, iri yarı Neskara, onun peşinde papağan
kuyruklarıyla süslenmiş koyu doru katırına binen Döödür Alp, onun peşinde
kırmızı kolsuz kürk giyen, sancağın altında duran okumuş, nişancı Karacoy,
Kırgızların kökünü kurutmaya geliyordu.
Sayısız ordunun
içinde ateşten çekinmeyen devler, pehlivanlar vardı, bir bölümü süvari, bir
bölümü yaya olan, kargı ile silahlanmış askerler, mızrakçılar, kurnaz yaycılar,
baltacılar, kementçiler, çok sayıda nişancı, büyücü, yakarışçı olup, yeri
sallandırarak geliyorlardı.
Çin hanı Esen Han'ın askerlerinin gelmekte
olduğunu Altay'daki Kırgızlar iki gün evvel öğrendiler. Ala-Dağ'a, Koşoy'a giden
Manas'tan haber gelmediği için telaşa kapılan Akbalta, iki Kutubiy birbirine
danışarak gündüz dinlenmeden gece uyumadan avulu Bin Su'dan geçirdiler. Çam
ormanlarını dolaştılar. Ulu dağ'a göç ettirdiler. Kuvvetli yiğitler ise düşmanın
önünü engellediler. Kutibiy Oralma dağının burnunda durup düşmanları
gözetliyordu.
Aman Allahım, kara
kurt gibi çok sayıda asker tozu dumana katıp, yeri göğü sarsarak sel gibi taşıp
ak sancakla akın akın geliyordu.
Kutubiy yeşil
sahradan bulduğu Telkızıl atını sağdan soldan kamçılayarak Kırgızlara geldi ve
vahim haberi ulaştırdı. Bu arada :
"Size ejderhanın
ayağına basmayın, Çinlilere dokunmayın diye söylemiştim. Şimdi beni derde
soktunuz.. sonunda bunu göreceksiniz. Akbalta, sürekli Manas'ı şımartıp
yapacağın bu muydu! Hani senin bizi Çinlilerden kurtaracak Manas'ın? O başıboşun
nerede olduğu belli değil! Kahrolası hayırsız Akbalta!" dedi Cakıp
hiddetlenerek.
Akbalta yerinden
fırlayıp şöyle dedi:
"Olsa olsa ölürüz,
Cakıp. Ölmeyen kim var? Döşekte yatarak ölmektense, savaşarak ölmek daha iyi
değil mi? Ölümden korkan onurlu mudur? Dertli başımız yere girinceye kadar, Kara
Hitay Mançu ile çarpışmayalım mı yani! Manas bizi Kalmuklara ezdirecek biri
değil. O ya bunu bilmiyordur, ya da buraya ulaşamıyordur. Kalmuklara boyun
eğeceğimize çarpışarak ölelim! Gayrete gelin millet!"
"Düşmanın önünü
keselim!" dedi Bozkurt Kutubiy haykırıp, Kırgızı düşmana bırakıp arslana nasıl
cevap vereceğim diye gülümsedi, aç arslan gibi gerilip, demir mızrağını eline
aldı." "Manas" parolasını haykırarak tek başına düşmanlara saldırdı. Sağa sola
bakmadan, canını dişine takarak düşmanla burunburuna geldi, mızrağını iki sıra
yiğide sapladı, kılıcı kırılsa yayını çekerek dişediş dövüştü.
Yetmiş
aile kırgız içerisinde düşmandan kaçan sadece Cakıp oldu.
Akbalta gelen
düşmanı görüp azıcık Kırgız askerlerini idare etti.
Aç buudan atı gibi
kabaran Coloy, ellerinde bayrak tutan askerlerini Kutubiy'e doğru harekete
geçirip akını başlattı. Oklar dolu gibi yağdı. Yay okları ateş olup yanıp
değdiği yeri yakıyordu. Yiğitlerin topuzu ve sırhları
parçalanıyordu.
Kutubiy'in Telkızıl atı ermiş bir tulpar idi, yiğidin atı
yiğitle eş idi. Gerektiği yere kalabalığa kendisi girerdi, bazen dört ayağıyla
sıçrayıp, yiğitler gibi dövüşürdü. Gerektiği yerde kendini bir yana atıp düşmana
fırsat vermezdi. Bunca düşmanla tek başına savaşan Kutubiy'i gören kuvvetli,
cesaretli Akbalta "Canımız bir, kader ahbabım, ecel gelmişse ölürüm, ölmezsem
seni kurtarırım" diye Kulager atını kamçıladı ve bağırarak kalabalık arasına
girdi.
Ay gibi sarı çölde
savaş yedi gün sürdü. Er Balta amca, yedi yerinden yaralandı, iki gözü hasar
gördü. Cesaretli Kutubiy, doksan yerinden yaralanıp kanlar içinde kaldı.
Askerler kuvvetten düşüp halsizlendiğinde Çinliler demir iple kuşatıp belini
bükmek üzereyken Akbalta miskin bir halde vasiyetini söyledi:
"Sevgili Kutubiy,
baktım Manas görünmüyor, gebereceğiz. Arzu ettiğim Ala Dağ'a ulaşmadan öleceğiz,
kafirin elinde öleceğiz."
Akbalta'nın sözünü işiten Kutubiy sanki
vücuduna bir şey batmış gibi fırladı.
"Amcacığım, Akbalta
bereketim! Bahadır senin gibi olur mu? Kalmuklarla çarpışsak Balta amcam yardım
edecek, düşmanın heybetini kıralım diyecek, derdim. Yiğidin eceli yiğitten
gelir. Amca ne dersin? Kuvvetten düşmüş isen altın var, vur kaç savaş yaparız!
Dayan amca!" dedi Kutubiy Telkızıl, atına rastgele tepinip, gözlerinde ateş
çıkıp Balta'nın bindiği Kulager atın dizginini elinden alıp ileri atıldı. Tulpar
gibi ince kuyruklu yürük at olan Telkızıl, deh der demez acayip heybetli
göründü, dağ sırtını, tepelerini aşıp iki yiğidi kurtardı.
İki yiğit arkasına
baktı ki, Kara kalmuk ve Çin akerleri artık gözükmüyor.
Bu esnada Akbalta,
Kutubiy'e çocuğu gibi yalvardı.
"Kurbanın olayım Kutubiy sönen ateşimi
tutuşturdun, ölen canımı dirilttin. Canım sana kurban olsun. Ölmezsem halkıma
bunu anlatacağım, eski Noygut halkına seni han yapacağım!" dedi Akbalta yere
dirsekleriyle dayanarak.
Yiğitler, şafak sökünce atların kişnemeleriyle
uyandılar. Buna sevinen, sadece Kutubiy ile Akbalta değildi, onların iki atı da
kişneyip ön ayaklarıyla yere vuruyordu.
Tümsekli dağları yankılandırarak
kişneyen Manas'ın atı Teltoru idi.
Göz kırpıp açıncaya kadar boz tepe ile
burundan Gök yeleli Bozkurt manas birdenbire güneş gibi parladı. Onu gören
Akbalta ile Kutubiy'in sönen ateşi yeniden tutuştu. Tekrar ggayrete gelip
cesaretlenen iki yiğit Çin ve Kalmukların kalabalık askerinin önünü kesip atılıp
gelenleri saf dışı ettiler.
"Ey, arslanım Manas var mısın? Ey yalan dünya
daha göreceğimiz güneş, içeceğimiz su varmış!..." Akbalta'nın gözlerinden yaşlar
akıyordu.
"Balta amca sağ
mısın?" dedi Manas, bağırıp "Göç edenleri gördüm, halk sağ salim! Sadece ikinizi
bulamadım. Çok merak ettim."
Bu esnada Cakıp,
Toruçar atıyla sallana sallana çıkageldi. Manas'a iki yiğidin Çinlilere
gösterdiği kahramanlığı anlattı.
Cakıp Bay'ın sözünü işiten Er Manas
düşmana arslan gibi atıldı.
Gök yeleli Bozkurt
Manas, sır mızrağını eline alıp öfkeyle bağırarak Çinli ve Kalmuklara saldırdı.
Manas, Cakıp
geldiğinde zavallı Balta zırhını giyip beyaz kartal gibi bağırdı:
"Hey, arslanım
sağlıklı geldin mi?" Kendisi kaşınan Çinlilerle dövüşüp eğlenelim! Halk
uzaklaşıncaya kadar savaşı yapalım, oğlum Manas sözümü dinle!"
"Ne
diyorsun, Balta Ağa?" dedi Manas, silkinerek. Manas silkinirken dağlar sallandı.
"Seni Kırgızların okumuşu biliyorduk, bu söz de nereden çıktı? Vur kaç savaşı
yaparsak Kırgız'ın Manas'ı kaçtı demezler mi? Bundan düşmün cesaretlenmez mi!
Arkamızdan kovalıyan birer birer yakalamaz mı! Balta amca, seni dinlemem! Ecelim
gelmişse öleyim!"
Akbalta utancından
ölecek gibi oldu.
"Yapma, Akbalta
kuvvetten düşmüssün! Evine dön! Ecelim gelmişse ölürüm! Ben bunlara
saldıracağım! Bunlardan öcümü almadan nasıl yaşayacağım!" Manas dişlerini
gıcırdatıp hiddetlenerek Toruçar atının başını çevirdi, silkinerek iki yanına
bakındı.
Kan kaybından
halsizlenen Akbalta çok üzüldü, alındı, telaşlandı, gözü doldu. O ellerini
kaldırıp Tanrıya yalvardı:
"Ah Tanrım! Bu Manas binlerce askere tek
başına girdi. Yalnız at yokuştan geçmez. Manasın yalnız başına başa çıkamaz.
Gökte ay olmazsa gece nasıl olacak? Çinlilere yenik düşerse azıcık Kırgızın hali
ne olacak? Kuvvetli Çinlilere yenilirsek adımız kötüyü çıkar, dünyada kötü
adımız kalacak, Tanrım güç ver! Biricik Bozkurtu koru!"
Akbalta'yı Manas'ın
çorosu evine götürdü.
Manas, kınsız
kılıcını kuşanıp yağmurunu dökecek bulut gibi heybetiyle kırklar ve Kutubiy ile
beraber Toruçar atının yönünü çevirip gelmekte olan kalabalık düşmana doğru
yöneldi.
Çinlilerin cesur yiğidi, tecrübeli, açık göz Neskara arslan
Manas'ı gördüğünde, az kalsın kendini kaybedip atından düşecekti.
"Ah, babam Coloy,
şuna bak! Benim gördüğüm şu belayı gördün mü? İşte tepedeki benekli ata binen
adama bak, suratı değişik, acaip güçlü, heybetli biriymiş. Siyah benekli kaplan
gibi saldıran, çolak gök yeleli arslan gibi ağzını açan, görünüşünü gördün mü?
Onunla çarpışan sağ kalmaz! İşte o Manas'ın ta kendisidir! Başa çıkılacak arslan
değil. Bu korkunç Kırgız hayatta kaldığı sürece, göreceksin, Pekin'in altüst
edecektir. Coloycuğum, akılla iş görelim, onunla çarpışmadan at hediye etsek mi
acaba? Şimdilik barışıp sonra daha fazla asker toplayıp yakalasak?
Coloy şöyle dedi
:
"Büyüğümüz Esen Han
gönderdikten sonra, savaşmadan nasıl gidelim"
Dönersek Manas'tan korkup
kaçmışsınız diye başımızı almaz mı? Bize kalsa bu kan içenle, dövüşür müydük. En
iyisi hep beraber harekete geçelim! Askerleri sürelim. Onlar yorulup kuvvetten
düştüğü zaman yakalarız!
Coloy ile Neskara
kurulup duran Manas'a önce askerlerini sürüp kargalar gibi atıldılar.
Pehlivan Karacoy'un
komuta ettiği bin yürük atlı, gergedan binen Döödür Alp'ın komuta ettiği bin
savaşçı, Boroonçu'nun komuta ettiği bin yaycı, kılıç kullanan bin askeri idare
eden Neskara ve Coloy askerlerin arkasından bağırıyordu "İleri! Pis Kırgızları
yakalayın!..
"Manas'ı boş
bırakırsanız, yandınız pehlivanlar, hepinizi geberteceğim!
Saldırın!"
Pehlivanlar bunları işittikçe meşhur gök yeleli Bozkurt
Manas'a kudurmuşcasına saldırıyordu.
Oşpur'un oğlu
Kutubiy küçüklüğünden beri Manas'a sadık candan dost idi. Manas'a yiğitçe şöyle
dedi:
"Baktım, can dostum
Manas! Hayatta kaldığım sürece yanında olacağım! Ecel gelmişse beraber ölürüm!
Bu kafirler ile kuvvetimiz tükenene kadar, ölünceye kadar savaşalım,
Manas!".
Bunu işiten Bahadır
Manas daha cesaretlendi, kendini yenilmez arslan gibi hissetti.
"Karınca
gibi Çinlileri kurutalım, sürelim! Çinli, Kalmuk, Mançu savaşmadığımız,
çarpışmadığımız halk değil ki! Yenmediğimiz halk değil ki!.."
Er Manas, Kırmızı
Toruçar atını okun delemediği zırhla örterek Çinlilere karşı nefretle savaşa
girdi.
Düşman yeryüzünü
duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan
kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu.
Bahadır Manas,
Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları safdışı etti, kılıcıyla
kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti. Her yer toz duman oldu, dağ
deresinde pınar gibi kanlar aktı.
Kahraman Manas, Hızır'ın duası okunan
gök yelesiyle kalabalığa girdi. Çinlilerin kırk pehlivanını ortaya alarak yağmur
gibi ok yağdırdığını görmedi.
Kırk oğlanın öldüğünü Manas sonra öğrendi.
Çocukluğundan beri beraber büyüyen, beraber oynayıp, beraber yatıp kalkan,
beraber at koşturan çorası kırk oğlandan ayrıldığı için, onları kurtaramadığı
için Gök yeleli Bozkurtun gözünden yaş döküldü, kemikleri sızlayıp üzüntüye
boğuldu.
Kahraman Manas'ı
işte şimdi görmelisin ki, o sağa sola bakmadan, ölümü hiç düşünmeden, kırk
arkadaşının intikamı için dalga dalga gelmekte olan Çinlilerin yiğitlerini
sırasıyla gebertiyordu.
Çevik, tatlı dilli, dövüşmeden geri kalmayan
müthiş bahadır Kutubiy ok gibi hızla Kalmukların Borunçu denen bahadırına taşa,
çamura girmiş gibi giren sırlı mızrağını sapladı.
Gözde bahadırının
öldüğüne öfkelenen Neskara ve Coloy "Esenhan'ın karşısına canlı gitmeyelim" diye
kalabalık Çinlilere bağırıp Kutubiy'i kuşattılar. Kutubiy sadakçı, yaycı,
mızrakçı pehlivanların kuşatmasında kalınca hayattan umudunu kesti.
Arslan Manas
çaresiz kalan Kutubiy'i görüp, onu kurtarmak için kalabalık askerin arasına
girdi. Şöhreti alp erleri atından devirdi, kan akıttı, gittikçe hırslanıp
kükredi.
Manas'ın ejderha
gibi heybetinden, binlerce Manas olup görünen gök yeleli Bozkurttan korkan
Çinlilerin bahadırları rastgele kaçtılar.
Manas'ın haykırışı taşları
parçalıyordu, çok sayıda Çinli ve Kalmuk'u safdışı ederek bahadır Kutubiy'i
azaptan kurtardı.
İki eren, kaçan
düşmana göreceğini gösterdi. Biri mızrak savurdu, biri kesti, biri ortaya girse,
biri yana çıkıp kaçan düşmana soluk aldırmadı.
Ölen atların leşi
dağ gibi oldu. Bir o kadar da yiğit ölmüştü. Ovalar toz duman oldu. Çukurlarda
kızıl kanlar akıyordu.
Ölümden kurtulan
Çinliler ise ne yapacaklarını şaşırıp, kaçtılar.
Düşman Altay'daki
Kara Dağ'a dayandığında Çinli ve Kalmukların bahadırı Neskara, Manas'ın önüne
geçti.
"Bahadır Manas sözümü dinle! Kırgızlarda söz uludur. Ululuğunu
bileyim, töre bilirliğini göreyim. Arslanlığını gördük. Canımıza okudun, öcünü
aldın. Ey bahadır biz sana itaat ettik. Sana atımız, başımız hediye olsun!
Başımızı keseceksin işte buradayım! Öldüreceğim dersen işte ordu! Gerçek arslan
isen söze gel. Üç gün ara verelim! Cesetleri gömelim! Başımızı toparlayalım!
Beyimiz, hanımızla danışalım! Askerler kaçmaz. Üç gün sonra Çinli ve Kalmukların
hanı diye seni han yapalım! Halka haber verelim! Sinirlenmeden söze gel,
bahadır!
Neskara böyle dediğinde arslan hiçbir şey düşünmeden üç gün ara
verdi. Er Manas çarpışmayı durdurdu.
Şeytanı bile
kandırabilen Neskara mavi çiçekli elbisesini giyerek askerlerinin yanına gitti
ve yelek giyen Kalmuk ve Mançuların kuvvetlerini, Çinlilerin ünlü devlerini
topladı.
"Bahadırlar onu üç
gün süre ver diye kandırdım. Ona seni han yapacağız dedim. Kırgızlar hayal görüp
hazırlıksız yatadursun. Biz Esen Han'dan asker isteyelim. Asker toplayıp
kendimize gelelim, onlar saldırana kadar hazırladığımızı görelim. Kırgızları
gafil avlayalım!"
Neskara'nın sözünü işiten büyükleri, yiğitleri yelek
giyen kuvvetlileri, onun sözünü uygun buldular.
Neskara nişancı
karacoy'u yanına çağırdı. Devlet memuru olan Karacoy güzel ata binmişti,
altından perçem takmıştı kırmızı yeşil giyinmişti, ay gibi sararmış düzlüğün
yarısı düşmanla örtülmüştü. Düşmanı tilki gibi avlayan, bir ok atımındaki
iğnenin deliğine vuran, yürük at gibi koşan, çevik Karacoy geldi.
"Bahadır Karacoy
artık Çin tarihine damganı vuracağın zaman geldi. Sana at başı kadar altın
hediye verilecek! Adın taşa yazılıp ulu saray'a konulacaktır. Bu Manas'ın canı
bindiği atında imiş. Atından ayrılırsa işi kolay. Bunu yapmazsan Esen Han bizi
köpek gibi cezalandırır."
Karacoy söz verdi. Çinli ve Kalmuklar taştan
barikat kurup düşmana karşı üç gün hazırlandılar.
Çinlilerin
kandırdığını Manas, geç anladı.
Verilen süre
dolduğunda, üç gün üç gece geçtiğinde, tanyeri ağardığında Çinli ve Kalmukların
kalabalık ordusunda davul çalınıp, kaynaşan askerler Kırgızları kuşattılar.
Dev Manas kemerini
bağlayıp kalabalık düşmana tek başına saldırıp mızrağıyla devirdi, baltasıyla
parçaladı, kalabalığı bozup böldü, onları karıştırıp şaşkına çevirdi. Kahraman
Manas Kalmuk beylerini nehire döktü, Kutubiy onların çoğunu yok
etti.
Nehirden geçemeyen Coloy suyun akışını takibederek sersem gibi
kaçtı. Arkasından beyaz ata binen Karacoy üç bin askeriyle kurtuldu. Nehrin
öteki kıyısında duran Coloy geçidi engelleyip, örgü saçlı askerlerini geri
çevrip çarpışmaya sevketti, kaçanları olduğu yerde öldürdü.
İki tarafın
askerleri nehrin iki kıyısına ayrılıp birbirlerine yay çekiştiler, hakaret
ettiler, top yekün savaştılar, zırhlar parçalandı, çarpışma çok şiddetli sürdü.
Kara duman gibi
görünen kalabalık düşmanın karşısına, Manas yalnız başına dağ gibi dikildi.
Toruçar atını oynatıp düşmanı alt üst etti. Canavar gibi atı yiğit Manas ile
aynı gün doğmuştu. O arslan Manas'a layık, yorulmaz, büyük tuynaklı, geniş
sağrılı, yürük at idi. At boynunu bükerek kanatlı tulpar (at) gibi uçarcasına
koşuyordu.
Toruçarı gören Karacoy gözü dönüp Manas'ı bekledi, ama fırsat
bulamadı.
Kalmukların Coloy'u
Manas'ın karşısına çıkıp onu Karacoy'a yaklaştırmak için çare düşünerek atını
çevirip şöyle dedi:
"Suya konulan tulum
gibi kabaran Alp Manas. Atlarını paramparça edip kökünü kazan Coloy benim. Şimdi
seni kurutacağım, buraya çık!".
Bunu işiten Er Manas, atını kamçılayarak
Coloy'a bağırdı:
"Kadın değil
erkeksen, sözünü tutacaksın, arslansan durduğun yere dur, söylediğinden kaçmadan
dur!".
Er Manas,
Toruçarını mahmuzlayıp ejder gibi gazaba gelip, pars gibi gözü dönmüş olarak
tereddüt etmeden gürleyerek Coloy'a mızrak fırlattı. Kızan Manas at koştururken
Çinlilerin nişancısı Karacoy'a rastladığını farkedemedi. Bu fırsatı yakalayan
Karacoy büyük bir taşın arkasına saklanıp Manas'ın Toruçarına ok
attı.
Yürük at olan Toruçar dağ koçu gibi gözünü kızartıp yere düştü. Er
Manas onun üzerinden sıçrayarak atının başını kaldırdı. Yüreğine saplanan oku
çekip aldığında kan fışkırıp akmaya başladı. Gök yeleli Bozkurt, etrafını
kuşatan düşmana bakmadan küçüklüğünden beri birlikte olduğu sırdaş ve candostu
olan Toruçar atından ayrıldığına çok üzüldü.
Davullar çalındı.
Coloy bağırdığında, arslan Manas ancak iki tarafına bakınıp kendine gelerek
savaş silahını eline aldı. Onun cesareti hiç kimseye zerre kadar aldırış
etmeden, Kalmuk, Çinli ve Mançu'ya on paralık kıymet vermeyerek, gözlerinden
ateş saçmasıdır. Cesareti olan Çinliler, ona saldırdıkları zaman büyük yangına
tutulmuş gibi kaçtılar. Manas'ın silahına hedef olanlar, can
verdiler.
Çinli ve Kalmuk askerleri ölesiye haykırıp onu canlı
yakalayacağız diye taş üzerindeki duran Manas'ı kuşattılar, ama ona dokunmaya
cesaret edemediler.
Bu sırada kaplan
Manas'ın aklına can dostu Çeç-Töbüsü'ndeki Han Koşoy geldi. "Han Koşoy amca,
peşinden geleceğim demişti. Gelme zamanı geldi. Şimdi gelse ne iyi olurdu,
unutmuş olmasın, amcacığım" dedi Manas.
Manas kendi kendine
söylenirken daha ağzını kapatmadan dağ sırtındaki yüksek yayvandan toz duman
yükseldi. Yükselen toz dumana bakınca gördü ki, insandan farklı bir ermiş,
elinde gök bayrak tutan beyaz sakallı ihtiyar Koşoy çıkagelmez mi! Sarı kaplan
yürük atını kamçılayıp, ecelim gelmişse öleyim, Altay'daki Manas'a destek
olayım, Cakıp'ı sağ salim Ala Dağ'a getireyim diye Aymanboz atını Manas'a hediye
etmek için onu yedeğe alarak on iki bin askeriyle acele gelmekte
idi.
Koşoy silahlı askerleriyle tam zamanında yetişip geldi. Koşoy amca,
Çinli askerleri görünce haykırarak yay çekip çarpışmaya başladı.
Han Koşoy taş
üzerine sıkışıp kalan Manas'a doğru geldi, Aymanboz'u yedeğe alıp haykırarak
girdi.
"Ey Kaplan Manas,
yurduna vardım, kimse yoktu. Kırgızlar yok olmuş diye çok korktum. Böyle kötü
bir rüya görünce hemen sana ulaşayım diye acele etmiştim. Askerlerin izini takip
ederek sana geldim, kırk oğlanın öldüğünü gördüm. Seni sağ salim göreyim diye
iki gözüm dört oldu. Demek başın sağmış, şimdi ölsem de gam yemem. Atın ölmüş.
Bu Aymanboz'a bin, göreceksin ki, sana layık hayvandır. Terkide savaşta
giyilecek giysi var, sana hediyedir."
Gözlerinden ateş saçan Manas gökte
aradığını yerde buldu. Boz cepken (giysi) i giydiğinde kayalı dağ gibi göründü.
Ön tarafı beyaz altınla arka tarafı baştan başa gümüşle süslenen Moğol eğerini
Aymanboz'a yerleştirdi. Üzengisine basmadan sıçrayarak binip yetmiş bin Çinliye
karşı tek başına saldırdı.
Kahraman Manas
"Manas" n'rasını atarken, hayatta kalan Kırgız ve Kazaklar da Çinli ve
Kalmuklara saldırdılar.
Manas, Koşay ve
Kutubiy düşmanın canına okudular. Çinlilere nefretle haykırdılar. Çinlilerin
yelek giyen kuvvetlileri ve beylerin cesetleri alanı doldurdu.
Er Manas,
Çinlileri sürüp geniş Altaydaki dokuz dağın birleştiği dokuz yol kavşağına kuşun
uçup geçemediği dar yola geldiğinde Koşoy Han, Manas'a bağırdı.
"Oğlum Manas, beni
dinle! Atının başını geri çevir!"
Bahadır Manas,
kahrından çırpınıp ihtiyarın sözünü dinlemedi.
"Bırak beni amca!
Yolumu kesme! Kuvvetimi gör. Çinli Kalmuk ve Mançuları yağma edeyim. Onları yok
edeyim. Öcümü alayım. Hanına kadar kovalayıp tümünü geberteyim! Kendisi kaşınan
kafire göreceğini göstereyim!"
İhtiyar Koşoy, at koşturup gelip Manas'ın
atının geminden tuttu.
"Gök yeleli Bozkurt
Manas, beni dinle! Çinliler böcekler kadar çok, kan içmekten çekinmeyen, ölüm
nedir bilmeyen intikamcı bir millet. Akılsızca yalnız başına çarpışacak millet
değil. Pekin ile çarpışmak istersen sana el ayak olacak Kırgızın yok. Boşbuşuna
tehlikeye atılma! Bir sene hazırlık yapıp adam toplayıp kalabalık ordu
oluşturalım. Hazırlandıktan sonra gazaya çıkalım, oğlum! Kendine gel!"
Manas, Hızır gibi
yetişen ihtiyar Koşoy'un askerleri nehir kenarında gecelemek için
durdular.
Kutubiy, adamlarını saydı ki nice yiğitler ölmüştü. Kırgızlar
Tal-Mazardan, Kara-Kırçından taş bulup taşın üzerine şiir yazdırıp diktiler,
şehit olan yiğitleri altın gümüşten yapılmış kemerleri, eyerleriyle beraber
gömüp, yer suya tapındılar.
Altay'da, Orhon'da
mezarların başına dikilen endamlı yüsek taşın üzerine elinde kılıç tutan alp
erenlere ithaf edilerek şöyle yazılmıştı:
"Tanrım güç verdiği için Han
babamın ordusu kurt gibi, düşmanı koyun gibi oldu. Tanrı buyurduğu için illiyi
ilsizleştirdik, hanlıyı hansızlaştırdık. Düşmanı tutsak kıldık, dizliye diz
çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Bütün Türk halkı için kutsal, altın kurt başlı
bayrağı yükselttik!"
Er Manas'tan,
Kırgız erenlerinden canlı kurtulan Çinliler Pekin'e doğru kaçtılar. Kaçanların
başında arabaya binen, yetmiş yerinden yaralanan Neskara, altı yerinden yara
alan büyük Coloy, Karacoy ve Döödür denen pehlivanlar vardı. Onlar ordusuna
bakmadan yolda ah vah çekip, halsizlenip altmış gün yol yürüyüp dördü birlikte
Esen Han'ın huzuruna şaşkın bir halde girdiler.
Gözün ulaşamadığı kule
ışıklandırıldı, çanlar çalındı.
Manas'ı gebertip
kökünü kurutup gelin diye güvenip gönderdiği bahadırların bu halini gören Esen
Han'ın ense saçları diken diken oldu. Esenhan elbiselerini fırlatıp onlara gök
kaplan gibi atıldı ve pehlivanlarının göğsündeki belgeleri, başlarındaki
perçemlerini yolup alıp onları han sarayından kovdu.
Her türlü çareyi
düşünen Esen Han kahin danışmanı ile üç gün danışıp sonunda padişaha bağlı
komutanların tümünü değiştirdi.