BÜYÜK GAZA (I.
Bölüm)
Katagan hanı
Koşoy'un karargahı. Bu meşhur karargah han yolu olarak biliniyordu. Han Koşoy'un
kurdurduğu yüksek kaleli bu şehir, Kaşgar, semerkant, İstanbul, Mısır, Altı
Şehir ve Kara Şehir arasında dolaşan tüccarların, yolcuların ve kervanların
uğrak yeri idi.
İlkbaharda
hayvanlar taze otlarla doyarken; Koşoy ilkyaz otlağında yatarken altı han hiç
haber vermeden kardeş oğlunun büyüğü Er Töştük'ün ziyafetine gideceğiz diye
geldiler.
On üç han Kökötöy'ün aşında Manas'a karşı kargaşalığı
başlattıklarında Koşoy onları sözle caydırmıştı. Yedi han koşoy'un sözünü
dinleyerek Manas'a dokunmamaya yemin etmişti. Han koşoy öteki altı hanın
nasihatı almadığını farketse de büyüklüğünü gösterip onları çadıra altı, kısrak
kesip, kımız şarabıyla ağırlayarak usulüyle karşıladı.
Dönüşünde altı han
toplanıp, Kökötöy'ün aşında Manas hakkında ortaya koydukları şikayeti tekrar
dile getirince Er Koşoy hiddetten kendini tutamadı.
"Ey, akıllı
hanlarım, söz dinleyin yavrularım. Benim gibi ak sakallı ihtiyarı üzmeyin, fazla
ağlatmayın. Kökötöy'ün aşında saçmalamıştınız. Söyledikleriniz orada kalır
sanmıştım. Beni dinlemediniz. Öyle yiğit iseniz Manas'ı öldürün bakalım!
Gücünüzü kuvvetinizi biliyorsanız sakin olun, Manas'a dokunmayın. Gök yeleli
bozkurt bilirse, cezanızı verir" dedi ihtiyer Koşoy yerinden kalkıp.
Altı han kuşluk vaktiyle Er Töştük'ün ziyafetine gitmek için yola
koyuldular. Yer altından çıkışı münasebetiyle büyük bir ziyafet veren, kendini
Manas'tan eksik görmeyen Kıpçak han Er Töştük Kebez-Dağ'daki Sarı-kol vadisine
sahiplenmişti.
Aynı atanın
oğulları olan altı han, yani Kazaklardan Er Kökçö, Taz'ın oğlu Ürbü, Buudayık'ın
oğlu Muzburçak, Andıcanlı Sancıbeğ, Eştek'in oğlu Camgırcı ziyafet veren Er
Töştök'ün beyaz çadırına geldiler.
Bahadıra fenalık
besleyen altı han, tulumdan bal, kımız ve şarap içip yedi gün yatarak nasıl bir
kavga çıkarıp Manas'tan öç alacaklarını düşündüler. Hanlar geveze Ürbü'nün
söylediğini uygun bulup ona inandılar.
"O meşhur Manas'ı
güreşip yenecek kuvvetimiz yoktur. Bunun yerine safdil Manas Manas'a :
"
Kırgız Kırgız olduktan beri Kakançin'den ne zamana dek kaçıp yaşayacağız? Büyük
bir gaza yapma zamanı geldi. Bahadır isen koş korkak isen kork" diye hep beraber
söyleyip kışkırtalım. Danışmanlarını dinlemeyen Manas, yağmaya başlarsa başını
kurtaramaz, askerleri dağılır, ineğin tüyü kadar çok olan Çinliler ona yenilmez.
Kalmuklar da işin içinde olur, o zaman büyüklük taslayan Manas'tan hesap
soracağız" dedi Er Ürbü.
"Bu kez kalabalık
askerle Manas'ın avuluna ansızın girelim, bir korkutalım, konuk ağırlatıp
bıktıralım, yemeklerini doyasıya yiyelim, kalabalıkta saldırıp gözdağı verelim.
Birlikte iş görelim. Rehberlik taslayan o meşhur efendiyle dövüşürse dövüşüp,
durursa duralım, bizim kim olduğumuzu bilsin, kendimizi bir gösterelim. Böylece
öcümüzü alalım" dedi Eştek'in oğlu Camgırcı.
Altın han ak boz
kısrağı kurban kesip, bileğinden kan çıkarıp, ellerini kana bandırarak "kaçanın
kanı dökülsün " diye hep birde bağırdılar.
"Vaadinden sapanı gök
lanetlesin!"
Altı han sözde usta
bir yiğidi seçip mektup yazdırdılar. Mühürlerini basıp mektubu eline vererek
kulağına tenbih ettiler:
"Manas'ın
karargahına gidin. Manas yalnızsa selam verin. Evini kamçı çalarak girin. Bağıra
bağıra söyleyin. Bir şey söylerse tersleyin! Arkanızda biz varız, kormayın!"
Kuduran altı hanın
altı eçisi atlarını koşturup yedi gün yol yürüyüp Manas'ın Talas'taki
karargahına geldiler.
Han karargahı, kapısı altından yapılmış yüksek bir
kale idi.
Altın tahtta oturan
han Manas'ın sağ yanında otuz iki han, sol yanında kırk bahadır vardı. Bahadır
Manas'ın karargahı Albars kılıçlı altı bin asker tarafından korunuyordu. Ayrıca
kapı bekçileri vardı. İnsanın ulaşabileceği karargah değildi. Askerlerin
heybetini, soğuk yüzünü gören adam aklını oynatırdı.
Altı hanın elçileri
bahadır Manas'ı hep ordu başında, savaşta görmüşlerdi. Karargaha geldiklerinde
Bahadırdan çekindiler. Manas başımıza neler getirir diye korktular.
Altı hanın elçileri
ne yapacaklarını şaşırıp Er Manas'ın yanına girmeye cesaret edemeden şaşırıp
kaldılar.
Kapıcı başı Cooronçu bunların elçi olduğunu öğrendikten sonra
Han Manas'a eğilerek söyledi:
"Yüce efendimiz,
altın karargaha uzaktan altı elçi geldi. Hana söyleyecek sözümüz, verecek
mektubumuz var diyorlar. Nereden geldiklerini söylemediler. Bindiği atlarına
bakılırsa Kaşgardan gelmişe benziyorlar."
Bahadır Manas
bıyıklarını kımıldatarak güldü.
"Ee, Cooronçuğum,
onları durumunu kervancılar çoktan ulaştırmıştı, kendilerini kuvvetli sanan altı
han danışıp han karargahını basacakmış diye duydum. O hanlardan gelen elçiler
düşmanlık için gelen keşifçilerdir. İtip kakmadan girmelerine izin verin. Bir
daha elçiliğe gelmez olsunlar! Karargahta gördüklerini hayatları boyunca unutmaz
olsunlar!" dedi Bahadır Manas.
Han karargahına davulu çalındı.
Karargahtaki on iki bir asker ortada yol bırakıp iki saf olarak dizilip
durdular.
Kapı açılıp ordu
başı elçileri tertemiz bir uzun yoldan karargaha götürdü. Cesur gibi görünen
elçiler aptallaştılar.
Altı eren altı
elçiyi arkasına alıp hanın bulunduğu hareme getirip kapıdan içeri aldılar ve
başlarına yere değdirip "Han huzuruna varırken eğilip selam veriniz" diye
öğrettiler.
Kabaran altı
elçinin nefesi kısıldı, dili tutuldu, ağızlarındaki sözler uçup gitti.
Sırayla oturan bahadırları görünce akıllarının kaçıran elçiler dizlerine
kadar eğilip usluca selam verdiler.
Oturanlar sadece
Bakay onları selamını kabul etti. Tatlı sözlü, akıllı, birkaç dil bilen zeki
Acıbay konuştu:
"Ey yiğitler,
çekinmeyin, sakin olun! Siz kimseniz? Nereden geldiniz?"
Elçiler konuşamadan
ellerini ceplerine sokup, hanlarının verdiği kağıdı çıkarıp arslan Manas'ın
huzuruna sundular.
Yemek pişecek bir
süre geçinceye kadar kağıdı alan kimse olmadı. Elçiler eğilmiş halde
kıpırdamadan bakıp durdular.
Bir süreden sonra altın kemer takan Bahadır
Sırgak yerinde kalkıp mektubu alarak bahadır Manas'a iletti.
Kudretli Han Manas,
mektubu okuduktan sonra bıyık altında güldü.
"Koşoy amca, benim
dediğim gibi oldu. Tahminim doğru çıktı. Sonunda akrabalarımın sırrı bilindi.
İşte onların tutumu, mektubu dokunaklı yazmışlar. Gökte aradığımı yerde buldum"
dedi bahadır Manas sevinerek.
Manas davul
çaldırdı.
"Aziz ihtiyar
Koşoy, Bakay amca! Kökötöy'ün aşından bir yıl geçti. Halkıma ziyafet vermek
istiyorum, buna ne dersiniz?
Er Koşoy ile danışman Bakay birbirlerine
baktılar. Karın erkek mi doğurdu veya Kalmuklardan at mı alındı, ya da baban mı
öldü ki ziyafet veresin. Bahadır Manas'ın bunu niçin yaptığı sır idi.
"Bütün halk gelsin.
Yarlığım halka ulaşsın!" dedi Manas emrederek
. Bahadır Manas
katibe mektup yazdırıp acele ziyafete gelsinler diye aynı kökten gelen
akrabalarına altmış yiğidini gönderdi.
Manas hazinesini
açtırıp altın ve gümüşlerini sokaklara saçtırıp altı gün boyunca büyük bir
ziyafet verdi.
Yedinci gün bahadır Manas altı hanın elçilerine merhamet
gösterdi, her birine altın yakalı kaftan giydirip, at verdi.
Şimdi gelen elçiler
eşyalarını katıra yükleyip on üç gün yol yürüyerek Kerme-Tağ vadisinde Er
Töştük'ün ziyafetinin bitiminde vardılar. Elçiler sırayla oturan büyüklere,
görüp geçirdikleri olayları Manas'ın kahramanlığını, beyaz karargahını, kırk
çoranın durumunu eksiksiz olarak anlatıp Manas'ın mektubunu verdiler.
Bahadır Manas,
mektubunda şöyle yazmıştı: "Ben Manas Han emrediyorum ki, bütün halk kırk gün
içinde karargaha gelsin! Gazaya çıkmak isteyen hazırlığını yapsın, bu işe
yaramayan yatıp kalsın".
Bu bir hiledir diye, kimse gitmeye karar
veremedi. Gitmeyelim de diyemediler, ya da bir anlam veremediler. Zor durumda
kalan hanların yüzleri sarardı. Kederlenerek kaygıya daldılar.
Sırayla oturan
bahadırların içinde Eleman'ın oğlu Er Töştük ilk olarak söz aldı :
"Elinin körü altı
han, diliniz mi tutuldu, siz Tanrı lanetlesin, rahat yatan Manas'a dokunup
huzurunu kaçırdınız. Manas şimdi bizi rahat bırakmaz, ejderin kuyruğuna
bastınız. Şimdi Manas'ı ürküttük. Artık iş işten geçmiştir, verdiğiniz sözü
tutun. Dökülmeyen kan, ölmeyen can yoktur, ölümden kaçan insan olmaz. Gelin
demiş. Şimdi bizim yapacağımız şey kalabalık halkla, on binlerce askerle
kahrolası herifin üzerine yürümektir. Yenilsek de yensek de, tevekkülle iş
görelim veya hep birlikte ölelim. Birbirimizden geri kalmayalım. Başka
yapacağımız bir şey yoktur".
Altı Han kırk gün
içinde kalabalık bir ordu kurup bahadır Manas'ın Han karargahına geldiler.
Bahadır Manas'ın Har karargahı Gökte yanı kaybolduğu yıldızalıra
göründüğü gece yarısından sonraki bir vakit idi.
Han sarayının
kulesindeki nöbetçi muhafızlar beyaz çadırdan bahadır Manas'ın cebesini giyip
altın davulu alıp, arslan gibi ileri atılıp büyük kulat'ına binip tek başına
çıktığını gördüler.
Okun ulaşabildiği
bir mesafedeki Boz Tepe'ye çıkan şık giysili han, elindeki davula mışıl mışıl
uyayan dünyayı sarsacak şekilde şiddetle vurdu.
Atın davuldan
gümbür gümbür ses çıktı.
Kibirli beyler döşeklerinden fırladılar,
beşikteki çocuklar ağladılar, bağlanan atlar oltaya takılan balık gibi
sıçradılar. Altın karargah sarsıldı. Lanet olsun, yine kavga çıktı diye bütün
millet karıştı.
Tepede sekerek
koşan deve gibi kula atın yelesi ve kuyruğu rüzgarda sancak gibi yayılıyor.
Bahadırın etek ve yenleri rüzgarda çırpınıyordu, heybeti gittikçe artıp ejder
halini alıyordu, suratı kapalı hava gibi soğuk gözüküyordu, böyle iken hangi
insan evinde rahat uyuyabilirdi ki. Bakay başta olmak üzere kırk çora cesur
Manas'ın karşısına derhal toplandılar.
Başlarını kaldırıp
"Bahadır ne iş var" diye sormaya cesaret edemeden beklediler. Han Manas ordusunu
alıp Doğuya hareket etti. Kuşluk vakti olmadan karşısında kalabalık bir ordu
göründü. Bu altı hanın ordusu idi. Bahadır Manas altı hanın atlanıp yola
çıktığını çoktan öğrenmişti.
Karşılarında Bahadır Manas'ı görünce
yiğitlik taslayan altı hanın kalpleri ağızlarına gelip atlarından yuvarlandılar:
"Bahadır, hayırlı
sabahta çıkan güneşle seni karşıladık. Güneş gibi sıcak merhametine sığınarak
dağlara kadar yükselen bayrağını tutup yürüyelim. Niyetimiz bir imiş!" dediler
ellerini kavuşturarak.
"Kardeşler,
geliniz! Biz sizi bekliyorduk. Koşoy amcamın da katımıyla toplantı yapıp Halkı
birleştirelim, büyüğü dinleyelim, yurdun gamını bitirelim" demişsiniz. Buna
kurban olayım. İki gün dinlenin! Ondan sonra danışalım."
"Bahadır Manas,
senin sözünü destekliyoruz" dedi Camgırçı. Altı han başlarına eğik suskun suskun
durdular.
Manas'ın kırk çorası altı hanın kalabalık askerlerini evlere
paylaştırdılar. Hayvanların iyilerini kesip, karın yağından seçtiler. Askerleri
yele altı yağıyla yapılan pilav ve şarapla ağırladılar.
Ertesi gün Bahadır
Manas altın tahta oturup kırk çorasını, hanları ve bilgiç kılavuzlarını toplayıp
kurultay yaptı.
"Hanlarım, şimdi
avulda ağırlanıp yatacak zaman değil. Siz refah içinde yaşarken Kakançin bize
defalarca saldırıp halkı yağmalayıp gitti. Yedi kuşaktan beri düşmandan korunup
geldik, zulmünü çektik. Şimdi bizim ordumuz büyüdü, silahlarımız çoğaldı,
kalbimde atalarımızın öcünü alıp Pekin'i bir yağmalasam diye bir arzu vardı.
Buna ne dersiniz? Tayin ettiğim müddette altı han hazırlanıp gelmiştir. İzi
kaybetmeden, askeri dağıtmadan Pekin'e gazaya çıkalım. Buna ne
dersiniz?"
Bahadır Manas
öfkeli dururken kimse gitmeyeceğim diyemedi, sonunda :
"Han Manas, senin
bir dediğin iki olmaz. Bas dersen basalım, dur dersen duralım. Senin gibi
bahadır varken düşmandan korkmayacağız. Sana Tanrı ömür versin!" dedi hanlar.
Altı Han Manas'ı
avlamak için çok sayıda askerle gelip şimdi avullarına dönemeden orduya katılmak
zorunda kalmalarına içleri yansa da, bahadırın g'zaya atlanacağız dediğini
duyunca canlandılar.
"Bahadır Manas'a
destek olup, Kakançin'i tamamen yerle bir edelim diye geldik." Eştek'in oğlu
Camgırcı başta olmak üzere altı han Manas'tan korktuğunda ağız değiştirdi.
"Öyleyse mühürünüzü
bu k'ğıda basın." Bahadır Manas katibe yazı yazdırıp hanların mühürünü bastırdı.
Manas yine şöyle konuştu:
"Ey millet, on iki
hanın askeri buradasınız. Pekin'e g'z'ya çıkmak için mızrak kullanmada usta
balta kullanmada çevik, geri dönmez yiğitleriniz var. İhtiyarım, hastayım,
halsizim, atım zayıf diyenler burada kalsın. Ceza verilmeyecektir. Şimdiden
ganimet diye, at ile elbiseye meraklanmayın! Gitmeyeceğim diyen varsa şimdi
söylesin! Yolda şeytana uyup sözünden vazgeçerseniz başınız belaya girecektir!
Kökünüzü kurutup başınızı keseceğim."
"Bahadır, yoldan
saparsak Tanrı lanetlesin! Gök kubbesi başımıza yıkılsın! Kazığın başımıza
saplansın!" dedi hanlar.
Bahadır Manas Pekin'e gidecek kalabalık orduyu
Talas'a topladı. Karargahtan bir parça uzakta artçı koydu. Soydaş Türk
oğullarına, ünlü hanlara altı yürük atlı habercilerle küçük birer mektup
gönderdi.
Ordu seksen günde
hazır oldu.
Artçı olarak
görevlendirilen askerler at oynatıp düşman ile savaşmayı, mızrak, yay ve kılıç
kullanmayı, baltayla vurmayı, hançerli elle yumruklaşmayı, butuyla tepmeyi,
uçlara ulaşmayı, savaş silahını hazırlamayı öğrendiler. Almambet'in bilmediği
yoktu, erenleri başlarına ne gelir, ne gelmez diye gürlenip akan Talas suyundan
yaya da, atlı da geçirdi. Sudan korkanı beline ip bağlayıp nehire saldı.
Talas'ın suyunu sahile doldurup göl meydana getirerek yiğitlere suda yüzmeyi
öğretti.
Pir Davut'un ilhamiyle seksen yaşındaki Döögör usta gündüzlü
geceli çalışıp arkadaşlarına silah yaptı.
Bahadır Manas,
Altay'dan geldikten beri yer değiştirerek beslediği atlarını esirgemeden
askerlerine dağıttı. Her bölük başına kesmesi için bir kısrak, her yiğit başına
bir yedek at verdi.
Askerler savaşa
çıkacakları günün gecesinde kutsal dağa çıktılar. Atalarının taşa kazılan
resimlerini, yazılarını ziyarette bulundular. Kula kısrağı kurban kestiler.
Kopuz çalıp, söz ustasının tatlı sözlerini, ozanların söylediği makamları
dinleyip kadir gecesini karşıladılar, neşeyle tan attırdılar.
Şafak azıcık
sökmeye başlarken davul çalındı. Bu ordu komutanları toplansın anlamındaki bir
emirdi.
Bahadır Manas ordunun önünde yürüdüğü zaman şans getiren,
düşmana saldıdığı zaman kalabalık askere bedel olan Bakay'ı emir vererek g'z'ya
han tayin etti.
Vakit dolup,
kalabalık ordunun Büyük Pekin'e yürüyeceği zaman yaklaşırken sevgili yenge
Kanıkey hiç uyumadan, yorgunluğunu sezdirmeden amcası Koşoy ile kırk çorayı
çağırdı.Önüne bal ve kımızdan yapılan şarabı koydu.
Sefere çıkacağı
günün gecesinde sevgili kadın Kanıkey beyaz gerdanlığını takıp kimseye
görünmeden Han Manas'ın çadırına girmişti. Gözleri parlamış, sinirlenmiş
Kanıkey'i gören Bahadır Manas üzülmüştü.
"Yüce efendim,
fazla konuşup işine karıştığım için özür dilerim, büyük g'z'ya atlanırken
talihsiz sözümü söyleyeyim. Büyük g'z'ya çıkma diye ısrar ettim dinlemedin.
Pekin dünyanın öbür bucağında, beş aylık bir mesafedir. Halkı kalabalık,
savunması dayanıklı bir yerdir. Çinlilere kuvvetli halk diyorlar, oraya giden
dönmez, gidişi var dönüşü yok yol diyorlar. Askerlerin dağınık ve hemde
karışıktır. Buna rağmen gidiyorsun. Yetimler ve dul kadınlar karargahında kaldı.
Namussuz, kötü niyetli akrabaların burda kaldı. Benim gibi inleyip ağlayan
hamile kadının kaldı. Yüce soylu efendim, gökte uçan kuşu görürsem efendimin
esenlik haberi diye umut bulacağım, atan tanı görürsem efendimin gücü diye
kuvvet bulacağım..."
"Her seferde böyle
yakınıyorsun, Kanıkey. Kadınlığını bırakmıyorsun. Düşüncelerinin, niyetini
düzelt. Gitmediğimiz düşman, yenmediğimiz Çin Maçin değil o. Erkek namusu için,
ataların intikamı için mahsus bu büyük g'z'ya atlandığında peşimden çekme,
yolumu bozma, iyi yolculuk dile!" dedi Bahadır Manas kızarak.
Hanın sözünü
dinlediğinde ağlamasını kesip gözlerini yaşla dolduran zavallı Kanıkey gece
karargahtan ayrılmıştı.
Bugün gözleri yaşlı
Kanıkey yenge hızlı hareketlerle Han Koşoy'un ayağına kapanıp, diz çökerek ona
yakası altından, yenleri bakırdan yapılan ok işlemez, mızrak delemez iki katlı
zırh şeklindeki özel kaftanı giydirdi.
Katagay hanı Koşoy
hayır duasını okudu.
"Umay Ana yardımcı olsun, evladım! Çocuğunu
sağlıklı doğursun, evladım! Oğlunu Hızır korusun! Güreştiğini yere sersin!
Hızıra yarasın! Kara benekli kaplan yanında yürüsün! Babanın arslanı beyaz
kaplan arkandan yürüsün! Alp karakuş önünde ve arkanda dolaşıp uçsun!" kaftan
giyen Koşoy amca Tanrıya sığınarak halkın önünde dua okudu.
Han hatunu Kanıkey
kederli bir halde, ay gibi yüzünü parıldatarak, altından yapılan takılarını
göğsünden oynatarak, bahadırın büyük g'z'ya niyetlendi, atışmada ok işlemesin
diye, on iki yılda yaptığı Akolpok'u ona giydirdi, altınla kaplanmış kayış kemir
beline kuşattı. Kanıkey'in diktiği Akolpok, boylu poslu, geniş omuzlu Manas'a
yakışmış, bahadırlık heybeti belirip mağrur bir hal almıştı.
Bu becerikli
Kanıkey hatunun yaptıklarını görüp taş yüreği ezilen bahadır Manas açıkca belli
etmese de onu üzmeyeceğine söz verip Umay ana'ya yemin etti.
Kanıkey
hazineyi açtırıp, yeşil renkli gök heybeyi getirtip ortaya koydu. Heybeyi açıp
kırk çoraya kırk kalpak, kırk şalvar, kırk zırh gömleği giydirdi.
Güzel Kanıkey'in
çalışkanlığını bilin ki, o kırk çorayı yazın giymesi için bir takım, kışın
giymesi için bir takım elbise hazırlamıştı. Ökçesini oydurup, tabanını kalın
yaptırıp, çift çıngırak koydurup giydiği zaman hoş ses çıkaran zili var, ok
işlemez çizme yaptırmıştı. Bunları kır çoraya verdi hatun. Çizmeye ilaveten her
birine tilki derisinden yapılmış çorap ve kumaştan yapılmış ayak sargısı daha
verdi hatun. Yiğitlere iki yıl yetecek kadar çakmak, bıçak, kemer verdi. Kavgada
düşmanın yüreğine saplansınlar diye çift tığlı hançer verdi. Yiğitler
yorulduğunda, yiyecekleri bittiğinde suyla çalkalayıp içsinler ve canlarına
kuvvet gelsin diye çoraların erzağına kurut ilave etti.
Tavus gibi yürüyen
hatun, arslan gibi çoraların her birine çoktan beri savaş için alıştırılan,
zıpyala duran kırk savaş atı hazırlamıştı. Sağrılarına kaplan derisinden örtü
örtüp üzerlerine takımlı eyer yerleşmişti. Onun üzerine su samuru derisinden
yapılmış döşek koyup terkilerine de birer gök davul yerleştirdi. Yakası altında
örtülmüş, düğmesine gevher takılmış, birer zırhal ve yorulduklarında atlara
versinler diye ot konulan haybeyi de eyer kayışına bağlamıştı.
Kırgıl'ın
başta olduğu kırk bahadır Kanıkey'den memnundular. Kadın olmasaymış Han Manas'a
benzeyecekmiş diyerek sırada durarak başlarını eğdiler.
"Manas Han!
Düşmanın üzerine yürü, düşmanın tabanında çiğnensin, askerin eksik olmasın!
Bütün bel'lar senden uzakta dursun! Atalarının taşa kazılan ruhları dirilsin,
size yardım etsin!" Bütün halk koyun gibi gürültü yaparak gözleri yaşlı halde
Tanrıya sığındı.
Her avul sarı başlı
beyaz koyun kurban kesti.
Ordu harekete
geçti. Davul çalındı.
Koyu doru ata bihen, bol paçalı geniş şalvar, geniş
kolsuz kürk giyen Han Koşoy'un yönettiği ordu kapıdan çıktı.
Eline kırmızı
mendil alan Kanıkey bahadırların yanındaki Almambet'e:
"Kardeş, bir
dakika!" dedi guguk kuşu gibi sesiyle seslenerek:
Bahadır Almambet,
hatuna atının dizginini çevirdi.
Zavallı Kanıkey gözlerini yaşla doldurup
hıçkırarak Almambet'e şöyle dedi.
"Ayaş, uzun sefere
gidiyorsunuz. Kaç günde varacaksınız, kaç günde geleceksiniz, ay ve yılını söyle
de git kardeş. Şu vakitte gelecek diye yolunu bekleyeyim. Beyim Manas sana
emanet, ayaş. Altın kuvveti yelesiyle, yüce soyul efendimin gücü seninlerdi,
ayaş. Dayanacak biricik beyim, yaman düşmana atlandı, onu canlı görebilir miyim,
bu bir Tanrının işidir ayaş. Badırın çocuğunu karnımda taşıyorum, bahadır.
Yengenin zor günleri geldi. Kara böcek gibi düşman gelirse, başına dağ
yıkılırsa, dostunu koru, ayaş. Dostunu düşmana tutup verme, ayaş" dedi Kanıkey
atın yelesini tarayarak.
"Ayaş, yol kısa,
söz kısa. Söz söyleyene yol uzaktır ayaş. Tanrım bize yardım ederse, yolum
muvaffakiyetli olursa, Allah Te'l' yardımcı olursa, Büyük Pekin'i tarümar
edersek bir buçuk yıl olduğunda, tam on dokzu ay dolduğunda karargaha gelip
ineriz, ayaş."
Kırk yiğidin başı Kırgıl davul çaldı. Almambet atını
oynatarak gitti.
Mızrakların ucu
parlıyor, birbirine değiyordu, askerlerin başları sallanıyor, bayraklar
birbirine çarpıyordu, zırhlar parlıyor, askerlerin bellerindeki kılıçlar
çağlıyordu, koşu atları yerinde duramıyor, tozlar havaya yükseliyor, yer
titriyordu. Ayaklarına üzengiye geçiren erler, yerlerinden kımıldayıp hareket
geçtiler.
Ordunun başında Han
Bakay gidiyordu, onun arkasında hanların idare ettiği askerler gidiyorlardı.
Otuz bayrak taşıyan, üç yüz düdük, üç bin zurna alan kalabalık ordu han yoluna
koyuldu.
Tatlı sözlü ve çok
akıllı Kanıkey, n'rin belli kırk gelinle avulun civarındaki bir tepede kuğu kuşu
gibi dizilip, kırda bayrak taşıyan, tulpar atlarına binen yiğitlerin karaltısı
kaybolana kadar sessizce bakıp durdu.
Kalabalık ordunun başında, kırk
çorası yanında, elli iki yaşında olan asilzade Er Manas, beyaz atmaca gibi n'r'
atarak gidiyordu. Altındaki Ak-kulası uzmanların uzmanı tarafından denenmiş, göz
nûru bir asil hayvan idi.Geyiğin boynu gibi boynunu kıvıran, kurşun gibi
duraklamadan koşan hakiki yürük bir at idi. Yeryüzünde onun benzeri yoktu,
ağzına geçirilen gem dişleri arasında çatırdıyordu. Dümdüz beli eğiliyor,
geceleyin teke gibi koşuyordu. Olukçuklarla kaplanan ön dişleri çelik gibi
kısılıyordu, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu, başını çevirip bakışı, hareketleri
atlardan farklıydı, güzel bir tavırla etrafına bakınarak sağlam adımlarla
ilerliyordu, yelmesine rüzgâr yetişemezdi, koşusuna ok yetişemezdi, yüksek sesle
bağırsanız sesiniz de yetişemezdi o böyle bir hayvandı.
Ordu üç gün üç gece
yol yürüyüp büyük nehire geldiğinde askerler öteye beriye dağılıp, mızraklarını
yere saçıp, bayraklarını serdiler, atlarını otlağa bırakıp keçe evi diktiler,
yiğitler kaftanlarını şemsiye yaparak uyudular, asker başına bir tane olmak
üzere verilen kısrakları kestiler, yenlik yaparak yata kaldılar.
Ordunun sonunda
yürüyen Almambet, yiğitlerin böyle rahat yattığını görüp çok kızdı; çoraları ve
komutanları satranç oynamakta olan Manas'a kabaca şöyle dedi:
"Bahadır
Manas, var mısın? Şikayetimi dinle. Gideceğim Pekin çok uzaktır. Topladığın
ollsa olsa üç yüz bin askerdir. Bu kadar askerle kara böcek gbi sayısız askeri
olan Çin yurdunu yağmalayacağım diye yeltenip gidiyorsun. Askerlerinin durumu
işte böyle, askerler avuçlarını açmış açıl sofram açıl deyip oturuyorlar.
Adamlarının hepsi düğüne gidiyormuş gibi kaygısız. Çinlileri uyuyarak
bulamazlar, yatarak alamazlar. Yiğitleri böyle bırakırsan askerlerin sana bakır
mı, işlerin yolunda gider mi? Çin'e g'z'ya çıkan yiğidin yapacağı iş bu mu? Yolu
bilen yiğidin yok. Bekçilik yapan, yer gören, devriyeye çıkıp yol araştıran
arslanın yok. Bu g'z'ya katılamam Bahadır! Gideceksen kendin, git, Çinlileri
yağmala! Sana katılıp ne edeyim, bana müsaade et, geri döneyim. Sözü uzatıp beni
sıkma efendim!" dedi Almambet bozularak.
Almambet'in doğru
sözünü dinleyen Manas'da, kırk bahadır da, ihtiyarlar da ses çıkarmadılar. Bir
süre sonra Manas fikrini söyledi:
"Almambet kızmakta
haklıdır. Bakay amcam ihtiyarlamış olsa gerek, askerleri başıboş bıraktı.
Aksakallı Bakay'a gidin. Hanlığını Almambet'e versin" Bahadır Manas Acıbay ile
Serek'i gösterdi.
Acıbay ile Serek, tepede çadırda bulunan Er Bakay'a
büyük bir korku içerisinde gittiler, amca kahkaha atarak şöyle konuştu:
"Başı olan halkın
oğlu, g'z' yolunu tam olarak bilen Almambet'i kıskanmıyorum. Ben Almambet'i
arslan Manas'tan, oğlumdan ziyade severim. Görevimi veriyorum askerlerin başına
geçsin.
" Er Bakay katibe
mektup yazdırıp, beylik mühürünü bastırdı, hanın kara atının üzerine sadaka
olarak halis altın koyup çoraları sevindirip üç atla yolcu etti.
Davul çalınıp,
askerler toplandılar. G'z' ordusunun önünde Manas emir verdi. Iraman'ın Irçı
oğlu sefer atına binerek eline kopuz alıp Almambet'in g'z' ordusuna han olduğunu
duyurdu.
Almambet'in han tayin edilmesi orduda gürültü çıkarttı.
Kırgızların içindeki Noygutları çoğu onu beğenmedi:
"Er Bakay gibi
yoldaşı tahttan indirip başıboş dolaşan; Kalmuklardan, Çinlilerden ve
Kazaklardan yer edinemeyen bu adamı han yapmak ne demektir?"
Bazı niyeti bozuk
hanlar şöyle dediler:
"İş yeni başladı,
daha göreceği var. Manas'a bildirmeden ortalığı ateşleyelim. Han Manas'ı kıl
iple boğazlayalım. Ağzına geleni söyleyip, aklına estiğini yapmasının ne
olduğunu faketsin! Kiminle dövüştüğünü öğrensin!"
Halkın bazıları
hayret ettiler:
"Sersem Kalmuk, halkı ne bel'lara itecek? Bakay'ı
kendimiz seçmiştik, bu lanet olasını nasıl çıkarır, şimdi çabalarımız boşa mı
gidecek..."
Halk söylese de
yalan söylemez derler ya. Hanlık tahtına sahip olan Almambet Çin'in Pekin
ordusunu görmüş bir yiğit idi, o sağ yanına doksan hizmetçi, sol yanına almış
muhafız alarak orduyu kontrol etti. Asker sayısını yeniden tam olarak aldı,
askerleri seçerek ayırdı. On kişiye onbaşı, yüz kişiye yüzbaşı, bin kişiye
binbaşı konuldu. On bini, yani bir tümeni bahadır yönetti. Yüz bine birer bey
konuldu. Yüz binlerce kişilik orduya otuz bey, otuz beye birer de sancak
verildi.
Almambet adam
sayısını aldıktan sonra ilk olarak hanlık emrini verdi:
"Ey, millet,
hepiniz dinleyin! Hükümüm iki olmaz. Emrim yalan olmaz. Bundan sonra istediğiniz
gibi at kesip, yiyip içip uyumak yok. Önceki gibi, evdeki gibi sohbet kurayım
diye düşünmeyin! Üç ay elbiseleri çıkarmadan Doğu'ya yürüyeceğiz. Pekin'in
civarında dinleneceğiz. O zamana kadar asker tertibini bozan canından umudun
kessin. Yüz kişiden biri kaybolursa, ya da yolda asker boşyere durursa eceli
geldi demektir" dedi Almambet her tarafa altmış cellat tayin
edip.
Kalabalık orduda huzursuzluk baş gösterdi, herkes şaşırıp şöyle
dediler:
"Elinin körü, bu
Çinli bizi dinlendirmeden, sıcak güneşte kızartacak. Su içirmeden, yiyecek
yedirmeden at üzerinde öldürecek her halde."
"At kesilmezse,
insan yemek yemezse, uyumazsa cesedimizi götürecek Pekin'e? Beyliği Kalmuk'a
verip gafil öleceğiz."
Zavallı halk
kaygılansa da ertesi günkü sefere hazırlandı.
Karanlık gidip şafak
sökerken Almambet'in davulu dağ deresinde, ot gibi uyuyup yatan orduyu ürkütüp
uyandırdı.
On iki hanın
kalabalık askeri, saf saf dizilip durdu. Almambetin izin verdikten sonra
kalabalık ordu katar halinde hareket etti. Gökte toz zerreceği dahi uçmuyordu,
yerde boş yer gözükmüyordu.
Yalın kılıç
kuşanıp, tuğsuz mızrak almış, elinde sancakla Sarala adlı atına binmiş, çekik
gözlü, çilsiz, beyaz yüzlü bahadır Almambet, kılavuzluk etti. Onun arkasında
Bahadır Manas çok yol yürüse de canı sıkılmadan, zaaf göstermeden, sanki şimdi
ata binmiş gibi, kasırgadan yaman bayak Kula atının yürüyüşünden zevk alarak
geliyordu. Deve gibi iri cins yürük at Ak-kula, tuynaklarını yere batırıp,
muskasını göğe sıçratıp, tırnaklarıyla kuma basarak heybetli bir şeklide
oynayarak geliyordu. Ordunun arkasını kaplan Bakay sürüp geliyordu.
Sel gibi akan asker
gece dahi soluk almadan, çan, zurna çalarak, gündüz de mola vermeden, at
kesmeden, uyumadan, çölde on gün yol yürüdü. Duraklamaya izin vermedi Almambet.
Kalabalık ordu, ıssız bucaksız çölde atlarına dayanarak, yolda uyuyarak,
gözlerine kum, ağızlarına toz dolarak, kuvvetten düşmüş vaziyette on gün yol
yürüdü, atlar yoruldu, yiğitlerin gözleri kamaştı. Almambet mola vermedi, kırk
günde çölü arkada bırakıp, geniş Altay'ın dağlarına dayandılar. Uygun bir yer
olan Kobulduu havzasına gelindiğinde ordunun peşindeki turnaya benzeyen Han
Bakay, ordunun önündeki Almambet'e gelip rica etti:
"Yapma Almoşcuğum,
orduya mola ver, yiğitler zayıf düştü. Bir mola vermezsek kırılıp
biteriz"
Arslan Almambet
davul çalarak "mola" diye emrettiğinde kalabalık askerin hepsi birdenbire
atlarından kendilerini aşağıya attılar. İşte o zaman bütün halk, yol azabının
mezar azabı olduğunu anlamıştı. Bazılarının attan inecek kuvveti kalmamıştı.
Bazıları bükülüp kalmıştı ki, atlarından yuvarlanıp yerde yürüyemeden
duruyorlardı. Baltasına yaslanarak uzanıp yatanlar çoktu. Dayanıklı, kuvvetli
olanlar yemek pişirip, kısrak kesip yeyip yattılar. Canı sıkılan yiğitler
eğlenmeye başladılar.
Bahadır Almambet, atları dinlendiriyor, kaçan
atları toplamaya çalışıyordu.
"Hey hanlar! Atlar
su içerlerse yağır olur, atları bir yere bağlayın!"
Akşama doğru,
civarlara nöbetçi, hanlara koruma konuldu, keşifçiler yola
koyuldular.
Ertesi gün de Han
Almambet erlerin sayısını alacağım, gidip söyleyin, eğer biri eksik olursa
başını alırım, diye Iraman'ın Irçı oğlunu haberci gönderdi.
Orduda bir
telaş başladı, onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, çora başı ve müfrezeler ileri geri
koşup, bağırıp çağırıp, Tanrı korusun bu Çinliden diye, askerlerini bulmakta
zorlandılar.
Kırk çoranan biri
olan Tazbaymat onbaşı idi. Almambet hesap sordu, o kendisiyle beraber on
kişiydi, ama birini bulamamıştı. Tazbaymat'ın bir adamı kaybolduktan sonra,
yüzbaşı onu alarak binbaşıya götürdü.
Binbaşı
tümenbaşına, tümenbaşı Hana götürdü. Tazbaymat hesabında yanılmıştı.
"Elimde dokuzu
vardı. Benimle on oluyorduk. Yavrusuna bakan kancık gibi bakıp günde üç kez
sayıyordum bunları. Kaybetmişsem kahrolayım! Tanrı lanetlesin!" dedi Tazbaymat
elini yayarak.
"Üç yüz bin askerin hepsi sağ iken, senden bir kişinin
kaybolması üzücüdür. Hükmüm iki olmaz. Ölüme mahkum edeceğim. Tazbaymat'ı
tutuklayın cellatlar!" dedi Almambet kızarak.
Altı cellat derhal
başını kesmek için Tazbaymat'ı alıp götürdü.
Bu sırada Er Serek
duraklayıp askerlere çevirildi :
"Hey, Baymat'ın
onuna sevgili Manas girmiş olmasın, kağıda ber baksana" dedi Er Serek
silkinip.
Kağıdı tutan
Kadırseyit yazıya baktı ki, Serek haklı çıktı. Bahdır Manas onuncu er olarak
Tazbaymat'ın idaresinde idi.
Ölümden sağ kalan Tazbaymat, bahadır Manas'a
geldi:
"Ah, bahadırım
Manas, senin için az kalsın Çin'li, kellemi alacaktı" dedi Tazbaymat bahadıra
bağırarak.
Manas:
"Kurumuş Tazbaymat,
burada 'mirim sensin, unutulan benim. İşini eksik yapıyorsun. Yahu, Serek'e
söyleme deyip seni kestirseydim keşke!" genellikle hiç gülmeyen bahadır çok
güldü.
"Alp Manas'ı unutan
Tazbaymat yiğit midir, y' Tazbaymat'a darılmayan Manas arslan mıdır?" dedi Serek
laf olsun diye.
Geniş derede bülbülün ötmesiyle uyanan Han Manas, nehir
kıyısına varıp yüzünü yıkadı. Yorulan yiğitlerin rahatını bozmayayım diye davul
çalmadan muhafızlar aracılığıyla Bakay, Koşoy ve Almambet bahadırları, kırk
çorayı on iki hanın 'mirlerini çağırtıp toplantı yaptı.
"Askerler rahat bir
soluk alsınlar. Şimdi Kakançin'e, Pekin'e doğru yol alalım. Yolu hangi çora iyi
biliyor? dedi Bakay sözünü kısa keserek.
Pekin'e keşif için
ben gideceğim diye cesaret eden kimse çıkmadı. Askerler suskun duruyorlardı.
"Yol keşfini bana
verin. Orası benim gördüğüm yer, dövüştüğüm halktır" dedi Almambet
gülümseyerek.
"Kaç günlük mesafe orası?" dedi Bahadır Manas
Almambet'e.
"Gidişi dönüşü iki
ay, bahadır" dedi Almambet, "İki ayda gelirim. İki ayda gelemezsem, orda
kaderimle ölmüşümdür."
Manas Sungur kuşu
gibi bir hâl alarak, Almambet'in sözünden çok memnun oldu.
"Bahadır Almambet,
keşife çıktığında yorulmayan, on iki gün durmadan savaşan yine de koşmaktan
bıkmayan Kartküröng' e binip git. Ayrıca ok işlemeyen elbiseyi giyip git.
Erzağını bol al. Yanına çevik yoldaş seç!" dedi Manas.
"Vay efendim, vay!"
dedi Bahadır Almambet gürültüyle gülerek ve bükülerek "Yola hançerim yeter,
Saralam'a bineyim. Hayvan olsa da sırdaşız değil mi. Bahadır, yanıma yoldaş için
Sırgak'ı verin."
Han Manas buna muvafakat etti.
Er Almambet binbaşı
Oşpur'u ordudan buldurdu.
Oşpurum, ordu
Ala-Dağ'daki gibi eğlenip yatmasın. Çinli ve Kalmuklarla savaşmak için idman
ettirilsin. Kakançin'de dolaşıp savaş hünerini öğrenmiştin. Ben gelinceye kadar
askerlere hünerini öğret" dedi Almambet emrederek.
İki yiğit Almambet
ve Sırgak, Çin topraklarının keşfi için atlarını seçip, silahlarını hazırlayıp
harekete geçmek istediler.
Bütün millet Tanrıya yalvarıp hayır dua etti.
"Karşına düşman
çıksa tabanında ezilsin! Atının izi otlarda kalmasın! Düşmanın takibedip
ulaşamasın! Sağ gidin, ganimet alarak sağ gelin!".
İki gök yeleli kurt
atlarını sıçratıp yola koyuldu.
Kuş olup uçan,
yüksekte dövüştüğünde, düşmana karşı çıktığında gevşemeyen, keşifte
duraklamayan, susuz ovada susamayan, gürültüden şaşırmayan, orduya katıldığında
kırk gün karnı acıkmayan Sarala'ya binen, gök demirden zırh giyen sırlı
mızrağını eline alan, ok işlemez kalkan kuşanan, karanlıkta yürüdüğü zaman
bozkır tilkisinin izini kaybetmeden süren arslan Almambet Pekin'e doğru yöneldi.
Almambet'in yanında, teketek kavgaya çıktığında heybetinden hiçbir şey
kaybetmeyen, ölümden korkmayan, alev gözlü Sırgak vardı. Hiçbir şeyden yakınmaz,
keskin mızraklı, başı kalkanlı bir yiğitti.
Kuvvetli iki arslan, uçan
kuşlarla yarışıp düşmana farkettirmiden, bulut gibi sessiz, ıssız bucaksız çölü,
puhu kuşunun bile uçmadığı kırı takib ediyor atlarını dinlendirip akıl
danışıyor, Pekin istikametine doğru gidiyordu.
Tuyundunun
Sarı-kıyası'nın civarına gelirken Almambet yoldaşı Sırgak'ı durdurdu.
"Bahadır Sırgak,
bir dakika dur" dedi Almambet önüne çıkarak.
Almambet, dizler
üzerine oturup el ayalarını gözlerine yaklaştırarak baktı.
"Eyvah!" dedi
gözlerinden ellerini almadan Almambet "Sırgakçığım, Çinliler bizi farketmiş. Pis
Çinlilerin devriye için koyduğu dağ sırtındaki dağ koçu, çoktan kaçıp gitmiş,
ördeğe haber ulaşmış. Şimdi biraz mola verelim." Yiğitler atlarının gemini
çıkarıp otlağa bıraktılar. Yolculuk azığındaki kavut ile kurutu pişirerek
yediler. Birbiriyle iyi anlaşan iki bahadır birbirine gençlik yıllarını
anlatmaya başladılar.
Kalabalık ordu, rahat bir yere yerleşti. Hastalara
bakıldı. Bu yabancı yerde, askerler hergün sayıldı. Yorulan atlar dinlensin,
yorulan yiğitler kendine gelsin diye devriyeye asker konup keşiften haber
beklenip yatıldı. Oşpur bir türlü rahat edemedi. O, askerlere hünerini öğretmek
zorunda idi.
Manas'ın kırk
bahadırı yirmişer yirmişer ikiye ayrılıp dört kısrağı ödül koyup, aşık kemiği
atıp oynuyorlardı. Karargahta Kırgıl'ın bağırıp çağıran sesi çıkıyordu. Zaten
onun sustuğu gün olmamıştı. Nerede olursa olsun muvafakat etmiyen Kırgıl'ın
normal olmadığını gören bahadır Almambet, Manas'a şöyle demişti: "İhtiyar Kırgıl
ölmedikçe, kıyameti görmedikçe Kırgızın işleri iyi gitmez". Bugün de Kırgıl
birilerini çatıp, yok yerden kavga çıkardı. Bir anda karargahın civarındaki
Çubak ile İhtiyar Kırgıl, birbirlerine takılırken ansızın ağız dalaşına
tutuştular.
İhtiyar Kırgıl,
Çubak yiğide terbiyesizce hakaret etti:
"Hey, Çubak o kadar
kabarma! Rakı içip sarhoş olduğun zaman dünyayı yıkacağım, ben Manas'ın sağ
koluyum diyordun. Manas'a gelen o şaşkın Çinli o kadar olamıyorsun. Katardan
çoktan geride kaldın. Akıldan ve sözden yoksunsun. O kadar güçlü arslan olsaydın
kaçıp gelen Almambet Çin'e keşife gider miydi? Çubak burada kalır mıydı? Böyle
yaşayacağım deme, geber!"
Bunu işiten Çubak bakıp durur muydu hiç. Onun
da gözlerinden ateş, ağzından alev çıktı, öfkesinden çatladı. Dövüşte, insan
gücü yetmeyen Er Çubak'ın kızgınlığını gören yiğitler "kendine hakim ol" diye
ellerini tuttular.
Akbalta'nın oğlu
Çubak altın çerçeveli akbaltasını bileğine taktı, silahlarını kuşanıp kökteke
adlı atına bindi yılan gibi sıçrayıp ihtiyar Kırgıl'a bağırdı.
"Elinin körü,
ihtiyar! Senin şu Almambet'inin peşinden yetişip kesmezsem, kanını içip
doymazsam, Çubak adım silinsin. Onun cesaretini göreceğim! Pekin'e gireceğim!
Yakalayana dek kovalayacağım. Almambet'in başını buraya terkimde getireceğim".
Er Çubak davulunu hareket etti.
Çubak'ın
bahadırlığı Manas'tan eksik değildi, boylu poslu, geniş omuzlu, yılankavı
boyunlu, çok yiğit biriydi. O, muskasını sıçratan yürük atı Kökteke'ye binerek
önünü engelleyenlere bakmadan gitti.
Devriyeye giden Han Bakay, Çubak'ı
tek başına yürüdüğünü gördü. Artçıdan onun istikametini öğrendikten sonra
tepedeki altın çadırda habersiz yatan bahadır Manas'a gitti.
"Çubak, kulaksız
gök yeleli kurdun hareketini gördün mi? Sözümü anla Manas, ayrılanı kurt yer,
ayrıla ayrıla bugüne kaldı Kırgız, başka halka laf gidiyor. Çubak senden
başkasını tırnağı kadar görmüyor. Çubak'ı bir an evvel durdur" dedi Bakay.
Bakay'ın sözünü
dinleyen bahadır Manas ne diyeceğini şaşırdı.
"Yapma amcacığım,
ordu bozulmaya başlamış. Buna izin vermeyelim. Çubak ile Almambet birbirinden
eksiği olmayan yiğitlerdir. İki arslan yok yere ıssız çölde, kimsenin olmadığı
yerde çekişip dövüşürlerse birbirlerini öldürürler. Kanatlarımızdan
ayrılmayalım. Ak-kula'yı yedeğe alarak gürültü koparan Çubak'ın önüne varıp
hediye edip öfkesini gidereyim! Askerim bu durumda olduktan sonra emanet candan
umudumu keseyim, ata binmeyivereyim!" dedi bahadır Manas kızarak.
Manas
kızdığı zaman ordu değil, gökteki bulutlar bile kararırdı. Bahadırın görünüşü
şöyle idi: Dimdik küstah gözlü, ince dudaklı, yassı yanaklı, uzun çeneli,
gözlerin derin idi. Yiğitliği apaçıktı. Manas da Aymanboz atına binerek Çubak'ın
peşinden gitti.
Tal-Mazar'ın
altında uyumakta olan Almambet yüzüne birisi bir şey saçmış gibi şaşarak uyandı.
Okunu hazırlayan Almambet at üzerinde bağırdı. "Hey, Sırgak dur! Benim gördüğümü
gördün mü? Benim duyduğumu duydun mu, bahadır?"
Sırgak atına
binerek Almambetle yanyana geldi.
"Ee, bahadır ne
oldu? Yoksa kalabalık bir düşman grubu mu gördün?"
"Ey mert Sırgak
arslanım, sırdaş olan yoldaşım! Bilmiyorsan söyleyim, beni himaye edenler
söyledi : Akbalta'nın oğlu Er Çubak denen gaddar yayılmış uçan kuş gibi
geliyordu, bastığı taşı parça parça ediyordu, kazan gibi olan topağı üzerinde
gürültüler çıkarıp, perçemlerini göğe sıçratarak, tuynaklarını batırmış hiddetle
bir hal almıştı hayvan. At üzerindeki Çubak'ın heybeti de acayipti, rengi
uçmuştu, düşmana aldırmadan, kimseyi kendine denk görmeden düşmanını yiyecekmiş
gibi hırslanmıştı.
Gök yeleli kurt Almambet Er Çubak'ın hırsını görüp
atını çevirmiş ona aldırmayan Almambet sırıtarak selam verdi.
"Ee, bahadırım
Çubak, kızmış gibi bir halin var, kılıcını çekmişsin, karşılaşacağın düşmanı
göster, bahadır. Kalabalık Çinli mi geldi? Düşman seni gafil mi
avladı?"
Kızgın kudurmuş Er
Çubak kimseyi dinlemeden yel gibi hızla gelerek Almambet'e bir dokundu.
"Hey numara yapma
Almambet, geçenlerde sen halkından ayrılıp başıboş dolaşıp geldiğinde geniş
Talas'ın koynunda, ılgın ağacı biten havzada Argın, Nogoy içinde kan akıtıp,
kılıç tutup içtiğimiz ant hani?" O zaman ata beraber binelim, düşmana beraber
saldıralım, keşife beraber çıkalım, ölsek de beraber ölelim demedik mi? O
yemininden nasıl kaçarsın? Beni bırakıp neden yalnız çıktın? Dur! Söyleyeceğimi
dinle, köle! On iki türlü askeri yönettiğin halde keşife çıkan sen misin?
Danışmak yok, laf yok, artçıdan kalan ben miyim? Vay köpek seni! Şimdi benim
elinde öleceksin Çinli! Dedi Çubak içini boşaltarak.
"Ey, Çubak dostum!
Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Sabrededur, bahadır keşife ben
gidecektim. Kırk hanlı Çin'den haber alacaktım. Arzu edersen sana yol açık,
keşifine gidiver. Kırgızdan kimse keşife çıkmadıktan sonra, ben çıkayım dedim
kötü mü etmişim? Kin besleyip Çinli diye canımı sıkma, kanımı kaynatma."
Almambet sövüp saymadan, konuşup kızgınlığını gidersin diye ona aldırmadan ip
gibi kıvransa da sol eliyle tutarak durdu.
"Pis Çinli köle!
Yalandan keşife çıkacağım diye başlı halk olan Türkü bırakıp gitmek istiyorsun.
Barikatını bozayım mı, can sıkıntısını gidereyim mi, seni istirahat ettireyim
mi?" Er Çubak yeniden öfkelenerek atını kamçılayıp yerinden fırladı.
Şimdi Er Almambet
de sinirlenmiş, ağzından ateş püskürterek, tüyleri diken diken olmuş vaziyette,
sinek kadar canını hiç düşünmeden lanet olası Çubak'a söverek hücum
etti.
"Hey hırslı pis murdar! Benim Pekin'e keşife gitmem kimin için? At
üzerinde inatla yolumu engellemen kimin için? Cahil köpek Çubak, bil ki bunların
hepsi senin için. Durmayım dedim durdurdun, konuşmayım dedim konuşturdun ulayan
köpek Çubak! Bil ki ben Pekin'in asilzadelerinden biriydim. Saf altından yapılan
tahtım vardı Pekin'de! Korkak pis murdar, ben nasıl Noygut kölesiymişim.
Kuvvetli arslan isen, benden daha yiğit isen, cesur arslan isen niye bozkırından
şaşıp geldin. Ben tahtımı bırakıp, halkımdan bezip pislikten temizleyip çora
oldum Manas'a. Yerleştim Tala'a.
Beni Han yapın
dedim kiminize?
İstedim, girdim dininize.
Hanınla bir olmadın
Öfkelensem burada,
Macera seven Çubakım.
Kovayım mı cinini?
Amir
yap dedim kiminize?
Hürmet ettim dininize.
Amirinle bir olmadın
Döveyim mi cinini"
Almambet kazık
boyunlu Sarala'ya kamçı çalarak çift tığlı gök çelik kılıcını kınından çıkarıp
Çubak'a saldırdı. "Başını elma gibi kopartacağım. Yol üzerinde öldürüp köpeklere
yem yapacağım."
Er Çubak da canını düşünmeden sağ yenini çözüp, kalkanı
sırtına tutup, çelik kılıcını eline alarak dörtnala atını koşturdu.
Tepeye çıkan iki yiğit karşı karşıya geldiğinde dostluk hatırı yüzünden
birbirine kıyamadan, bağırıp kılıç vuramadan bakıp durdu. Çubak Ağa! Almambet
Ağa! Öfke düşmün akıl dosttur derler. Acınızı benden çıkarın bari dedi Sırgak.
Buna aldırmayan erler atlarını oynatarak birbirine tekrara saldırdı.
Bu
esnada eyerin sırtına benzeyen gök kırdan sevgili bahadır Manas'ın karaltısı
doğan güneş gibi belirdi. Manas Aymanboz'a kamçı çalarak rüzgar gibi yetişip
geldi.
"Yiğitler! Durun
bir dakika! Bırakın kılıcınızı!" dedi. Manas uzaktan bağırarak.
Manas'ın bağırışını
duyan iki yiğit durdu.
Bahadır Manas yürük
deve gibi atıyla yetişip gelerek iki yiğide şöyle dedi:
"Üzerimde sungur,
yanımda kaplan, altımda hayırlı yol, savaşta kalabalık askere bedel ikizler olan
Almambet ve Çubak dostlarım"! Çektiğiniz kılıçlar taşı kessin, fel'ketler onunla
beraber gitsin, yere bırakın! Şakanızı bırakın!" dedi. Han Manas araya girip
kamçısını kaldırarak.
Çekişen iki yiğit aracıya bakmadan "Bırak beni, onu
keseyim" diye tekrar birbirini tehdit ederken kaplan Manas şaşırarak şöyle
dedi:
"Ey akılsız ve
budala dostlarım; niyetinizi bozup yarı yolda kavga çıkarıp böyle Talas'a geri
dönmek mi istiyordunuz. Bahadır Manas'a kendinizi göstermek mi istiyordunuz.
Bunu nasıl yaparsın Almambet? Nasıl böyle düşünürsün Çubak? Yiğit Almoş varken
cihanı altüst edeceğim, on sekiz bin âleme saldıracağım diye düşünüyordum. Çubak
yanımdayken ok işlemez beyaz elbisesini değiştirip giyeceğim diye düşünüyordum.
Sizin halinizi bugün gördüm! Kim olduğunuzu anladım. Şu Pekin'e kendim tek
başıma gideyim, tek başıma varıp öleyim! Ey akılsızlar, yiğitlik taslayan
budalalar, çölde yol kapışıp biriniz ölüp biriniz kalın..."
Sinirlenen bahadır
Manas elindeki çift dizgini sağa sola silkip bıraktı. Kızgın gök yeleli kurt
Manas kara tepeli kırda Karakuş gibi vadiye bakıp küserek oturakaldı.
İki bahadır baştaki
gibi sert tavır göstermeden yumuşayıp, kılıçlarını kınına takıp, biribirinden
uzaklaşarak bahadır Manas'ın karşısında mahçup olarak durdular.
İlk önce
Er Çubak, Almambet'in önüne gelip diz çöktü, boynuna yular takarak iki elini
göğsüne koyup şöyle dedi:
"Bahadırım
Almambet, senin arkandan sana Çinli dedim. Bastırıp geldim, farkettim ki bu
utanç vericiymiş. Keşife gideceksen işte yol! Al, başım hediye! Bahadırım
Almoşcığım kusur bendeyse affedesin!"
Şu yalan dünyaya
bak, büyük bahadır Almambet eriyip yumuşayan Çubak'ın tavrından memnun
oldu.
"Han oğlu Er Çubak!
Konuşurken sırdaşım, kıymetli arkadaşım, dertleşirken dert ortağım! Kakançin'e,
Pekin'e beraber gidelim dediğin doğruydu. Keşife sana söylemeden çıkmam doğru
değildi, kabahat bende, sen de beni affet bahadır!" Almambet atından inip
Saralasını yedeğe alarak kamçısını boynuna koyup Çubak'a diz
çöktü.
Ateşten geri dönmeyen, ölümden kaçmayan ahmak doğan iki bedbaht
geberdiler mi nedir diye bahadır Manas gözünü çevirip baktı ki, deminki ikisi
birbirine sarılıp, göğüslerini değdirip, el verişip, gökteki yıldızlar gibi çift
olup barışmıştı. İki bahadır atlarını yedeğe alarak ağır ağır yürüyüp
boyunlarını büküp Manas'ın önüne geldiler.
Arslan boynunu
çevirdi. Bahadır Manas'ı görüp sevinerek güldü iki yiğit.
"Han, efendim,
günahımızı affet. Önünde atlarımız hediye, bahadır!" dedi iki yiğit yanyana
durarak.
"Ey Almambet, Çubak
ikizim! İkiz yiğitlerim! Atışmaya gelen düşman olursa dünyayı yıkan
kahramanlarım! Pekin'e ulaşıp keşif yapmak üzereyken gelip kavga çıkaran
düşüncesiz Çubak, yaptığından utan! Yetişip gelip araya girsem küskün söz
söylediğin için utan Almoş!" Bahadır Manas ağzını kocaman açıp gülerek iki
yiğidiyle barıştı.
Issız çölde atlarını yedeğe alan dört bahadır
sözleşti.
"Uçarsak
birbirimize kanat olalım, düşmana ok olalım. Öleceksek birlikte ölelim. Andımızı
bozanı Gök lanetlesin!" dediler bahadırlar Tanrıya sığınarak. Aymanboz'a binen
bahadır Manas kıl çelik kılıcın tığını yalayan, biribirine şeref sözü veren üç
yiğitle Cet-kaytına kadar pürüzsüz görünen Tal-Çokunun üzerine doğru yöneldiler.
Efendisi başta
olmak üzere dört bahadır etraflarına bakındılar. Karanlık bastığında göz
ulaşmayan, göz ulaşsa da doyulmayan eski Pekin-nehiri ile gölü, çölü ile dağı,
sahrası ile ormanı, şehiri ile kalesi göze ilindi.
Arslan Almambet
karşısındaki manzaraya imrenerek gün boyunca Pekin'i anlatadurdu.
"Karlı
sahra, Büyük Pekin, keşke benim yerim olsaydı diye arzu edilecek yer değil mi?
Çubak kaynaşıp yatan kalabalık Çinli benim halkım olsaydı diye sorulacak halk
değil mi? Çubak" dedi Almambet ilave ederek.
Almambet'in ah
çektiğini, ihtiraslı gözlerini gören bahadır Manas "Almoş göbek kanının
damladığı yerini özlemiştir, yurt özlemi mahveder insanı!" dedi dostuna
acıyarak.
"İlim ilden eksik
değil, ilsiz kalacak insan ben değil". Dertli dertli hıçkırarak ağlayan Almambet
konuşmasını bitirdi.
Bahadırlar yola
koyuldular. İl içine girmeden, ine cine gözükmeden dağı takibederek yürüdüler.
"Bahadır Manas, sağ
tarafta köykap (kuh-i kaf) vardır. Onun geniş tepesinde Sazangşan denen halk
yaşar. Çet-Beecin'in başı onlardı. Savaşçı halk. Halkının ihtiyarı ile genci
farkedilmiyor. Başları kazan gibidir, her biri yetmiş kulaç köknar ağacına
dayanarak yürür. Bunların 'miri Makel adlı devdir. Onu kimse yenememiştir. Bu
yüzden korkuyorum. Bilmeden savaşırsak o kafirden başkasını kendi elimle
geberteceğim" dedi Almambet sırrı anlatarak.
Bahadırlar tepedeki yalnız
çınar ağacının altındaki pınara gelerek atlarını bir yere bağlayıp
yattılar.
Almambet Manas ile
Sırgak'ı bırakıp Çubak'ı alarak Pekin tarafına keşife gitti. İki bahadır dağ
sırtına çıkıp düzlüğü araştırdı.
Boyu dağ gibi olan
Almambet birden ürktü.
"Ey, Çubağım, can
dostum! Benim gördüğümü gördün mü, benim duyduğumu duydun mu? Geçende benim
dediğim Makel adlı dev geliyor."
Çubak dikkatlice
baktı, ama ıssız çölde insan karaltısı filan görmedi.
"Ey bahadır
Almambet, devini görmedim" dedi Çubak.
"Yola iyice baksana!" dedi
Almambet.
"Yolda bir tepe
duruyor. Başka kimse yok."
"O tepe dediğin
Makel adlı devdir" dedi Almambet.
Er Çubak ağzını
açtığı halde şaşırıp donakaldı.
"Kakançin'in Esen
Hanına devriyedeki dağ koçu çoktan bizim haberimizi ulaştırmıştır. Kurnaz Esen
Han Kakançin'in askerlerini koruyup Kırgızları yok edeceksin diye muhafız Makel
adlı dev'i buraya göndermiştir. Şimdi Makel adlı dev'i iyice göreceksin Çubak"
dedi Almambet.
Vay tövbe, yeryüzünde böyle insan da varmış demek. Er
Çubak devi gördükten sonra canından umudunu kesip bakakaldı. Makel devin yüzü
rengi daha açık gözüktü: Ağzı tepesi yıkılan mezar gibiydi, tek olan gözü
parlıyordu, kaş ve kirpiği yeri kaplayan koyu çam ormanı gibiydi. Makel'in
bıyığıyla sakalı arasında karga, alaca karga, alıcı kuşlar yuva kurmuşlardı,
cıvıl cıvıl uçuşuyorlardı.
Boz katırın
dizginini çekerek büyük keçe evi kadar topuzunu bırakan Makel adlı dev cebinde
ocak gibi büyük piposunu çıkarıp tütün kutusundan beş avuç tütün alıp çakmak
taşıyla tutuşturdu. Üflediği duman yen kadar olup üzerinde yılankavı bir hat
çizerek ıssız yeri bulut gibi kapladı, yol gözükmüyordu. Sigarasının zehirinden
bir at koşumu kadar mesafedeki Almambet ile Er Çubak aksırdılar. Başları döndü.
"Kaplan Çubağım,
nasıl bir zaman nasıl bir karanlık çökecek başımıza bilemeyiz. Makel adlı deve
gözükmeden geri dönelim. Manas'a gidip anlatalım. Ona dördümüz çıkalım" dedi
Almambet acele ederek.
Bunu işiten Çubak
korktu.
"Aman Almoş ne diyorsun, halkın lafına kalırız. İki yiğit bir
yiğitten kaçıp geldi demezler mi? Herkese bir ölüm vardır. Gayrete gel Almake!
Tevekkülle savaşalım. Mel'unu keseriz!" dedi Çubak silahını hazırlayarak.
Almambet Er
Çubak'Tan memnun olup kendi söylediklerinden utandı.
"Kurban olayım
sözüne, Çubağım! Ben bekleyip durup tek olan gözüne ok atayım, sen mızrakla sanç
bakalım" dedi Almambet yayını hazırlayıp dağ sırtından aşağıya baktı.
Almambet Makel adlı
devin tek gözünü hedef alarak attı. Ok gözüne saplanmıştı, Makel'in gözbebeği
fıçı gibi yere düştü. Makil bağırarak gözünü tutup dizleri üzerine dayanakaldı.
O ana kadar Er Çubak kayalık dağ gibi deve, oktan önce ulaşıp apaçık duran
ağzına mızrak sapladı.
Makel adıl dev yuvarlandığında dağ kaymış gibi
yeryüzü şiddetli gürültüyle sarsıldı.
Fazla vakit
geçmeden yere düşen devin kafatasına Almambet baltayla vurarak geçti.
Makel'in kalkmasına
fırsat vermeyen Çubak devin başına bir daha balta vurdu.
İki yiğit her
yandan üstüste ok atarak Makel adlı devi bir günde ancak alt ettiler.
İki yiğit Makel
adlı devin başını kesip gergedana yüklemede epey zorlandı. Er Çubak iki heybe
taşına birlikte yükledikten sonra devin başıyla eşit düzeye geldi.
Devriyeye çıkan
Sırgak, iki yiğidin ata bir şey yükleyerek geldiğini görüp Bahadır Manas'a
müjdeli haberi ulaştırdı.
"Yüce efendim,
işler yolunda, iki arslan sağ salim geliyor. Ganimetleri varmış. Geyik avlayıp
ev kadar gergedana yüklemişler."
İki yiğidin yoluna
artçı olan Sıgak çıktı.
"Yolunuz hayırlıdır
inşallah. Av ola! Hediye istiyorum, bahadır!" Sırgak merak ederek gergedana
doğru yöneldi.
"İsteğin kabul olsun! Bir geyik avladık. Başını yükleyip
geldik. İndirip alasın! Elin bereket getirsin!" dedi Çubak onu deneyerek.
Er Sırgak, çabucak
gergedana doğru elini uzatmış giderken birden bağırıp dönerek kaçtı.
"Yapma ağabey, bu
nedir? Domuzun başımı ya da yelmavuz devin başı mı? Kakançin'in hepsi böyle
olursa, ne günler göreceğiz? İşimiz kötü!" dedi Sırgak şaşırıp.
"Hey, Bahadır
Sırgak, yüreğin yerinden oynadı, gel tedavi edeyim" dedi Çubak.
Sırgak kenine
geldikten sonra Manas'a çevrildi.
"Efendim bu başı
gördün mü? Bu yaramazların yaptığı işe bir baksana!" dedi Sırgak afallayarak.
Almambet kahkaha
atarak güldü.
"Hey, benim geçende size söylediğim Makel adlı dev işte
budur" dedi Almambet devin başını yere fırlatarak.
Makel adlı devin
başı bahadır Manas'ın ayağı altına yuvarlanarak gelip durdu.
Dört eren Kakançin
yurdunu dolaşıp içeriye doğru gidiyordu. Karargaha giden yolda akına
hazırlanırken kalabalık asker gözüktü. Bu askerleri gördüyse de hiç aldırmadan
gidiyordu Almambet. Onun yanında bahadır Manas sessizce yürüyordu. Er Sırgak
çaktırmadı. Sadece Er Çubak korktu. "Hey, Almambet ne yapıyorsun? Kökümüzü
kazmaya mı yelteniyorsun? Kalabalık asker bizi görürse, üzerimize saldırırsa ne
yapacağız? Bu bir felaket değil mi?" dedi Çubak.
"Ölürsek bir
çukurdayız, yaşarsak bir tepedeyiz, bahadır. Beni takibedin!" dedi Almambet
alçak sesle.
Bahadır Manas da
sırrı biliyormuş gibi yavaşça güldü. Bahadır Çubak başkalarından geri kalmayayım
diye tevekkülle yürüdü.
Bahadırlar, gök
mızrak tutan askerler, yaylarını hazırlayan nişancılar gürleyen ejderhalar
arasında gidiyorlardı. Onları aşarak, büyük köprüye gelip durdular. Almambet
köprünün altına atlayıp tek yola girdi. Onu Bahadır Manas, Er Sırgak takibetti,
kılavuz Çubak köprüden geçmek istiyordu.
Almambet Çubak'ı
görür görmez bağırdı.
"Çek, geri dön!
Öleceksin lan!" Çubak'ın Köktekesinin tuynağı köprüye değer değmez, büyük bir
gürültü koptu.
Korkan Çubak derin çukura girip kaçtı. Gürültü geçtikten
sonra Çubak bahadırlara geldi. Onun rengi uçmuştu.
"Ee, bahadır Çubak,
can tatlıdır değil mi ha?" diye sordu Sırgak.
Almambet keyifli
keyifli gülümseyerek şöyle dedi:
"Ey bahadırlar, ben
size Pekin dayanıklı bir yer, Çinliler kalabalık halk diye söylemiştim. Bu
Çinliler doğruca gidilecek bir halk değil. Halkının ve ülkesinin sırrını bilen
adam ancak gelebilir. Bu kurnaz Çinlilerin bir hilesidir.
Köprüye doğrudan
basan geçemez. Kalabalık ordu olsa bile ölümden kurtulamaz. Karınca gibi
kaynaşan askerler ise hileyle, suretle, taşla ustalıkla yapılmıştır. Tepeme asil
taş konup han olduğum zaman, Kırgız olma gibi bir niyetim olmadığı zaman, Çin
sınırına kalın barikat kurup Pekin'e giden yola, Kırgızlara, atlı savaşçı
halklara karşı yaptırmıştım. Büyü ile yola nöbetçi konulmuştu." dedi
Almambet.
"Hey, yiğit yatakta yatarak ölmez. Sinek kadar cana bile bir
ölüm vardır! Namus için doğduk, namus için öleceğiz!" dedi bahadır Manas yüksek
sesle gülerek.
Almambet yiğitleri
durdurdu.
"Bahadır, düşman
bizi farkedip hazırlanmıştır. Sırgak'la ikimiz Çinlilerin durumunu öğrenelim"
Almambet, Bahadır Manas'la Çubak'ı bir keçe evine bırakıp keşifine
gitti.
Er Almambet yanına
gök yeleli kurt Sırgak'ı alarak at koşturup alçak dağın sırtına gelip durdu.
Er Almambet şöyle
konuştu: "Ey Çubağım, Kan-Caylak'ın tepesini gördün mü? Orada nöbetçi olarak
konulan sarı tilki var. O bizden kaçıp kurtulursa devriyedeki kırk rahibe haber
verecektir? Ondan gözünü ayırma. Tilki yerinde ise, onu ininden takibedeceğim.
Seni çağıracağım." diyerek Sarala atını koşturup gitti Almambet.
Er Almambet kurnaz
tilki kokumu alıp kaçıp gitmesin diye tilkinin yattığı yerin karanlık olması
için dağ üzerindeki bulutu takibederek bekledi.
Almabet çukura vardı.
Atından inerek taşlar arasına saklanıp hava serinleyinceye kadar
bekledi.
Bir anda kurnaz
tilki burnunu yukarıya kaldırıp koşarak ininden çıktı.
Almambet tilkinin
göğsünü hedef alarak ok attı. Ok alınan yere isabet etmeden bir ayağını hedef
sıyırarak geçti. Kurnaz tilki can telaşıyla kaçtı.
Almambet dağı
sarsarak Sırgak'ı çağırıp bağırdı.
Er Sırgak otlu dağ
yaylasıyla kökçöbiç atına üstüste tepinip sır mızrağını uzatarak tilkiye yetişip
onu kuşattı. Almambet tilkiye fırsat vermeden gelip kılıcıyla onu altı parça
etti.
Rahat bir nefes alan Almambet taşların arasına gizlenip üzerine
işaret konulan yerden kocaman bir kapı alıp gelerek içini yardı. Ondan Çin
hanını giydiği iki elbiseyi aldı. Tepesine taş katılan elbiseyi kendisi giydi.
Sırgak'a şalvar, çizme, kalpak ve dar elbise giydirdi, atlarına Çin örtüsü
örttüler. Almambet yola bekçi olarak konulan kurnaz dağ koçunu da gebertti.
Dağın ortasındaki
masmavi göle gelirken Almambet dertlendi. "Sırgakçığım, atının başını çevir
bahadır, bu göle bekçi olarak konulan ördek çoktan uçup gitmiş. Demek Çinlilere
çoktan haber ulaşmış!" dedi Almambet kara kara düşünerek.
İki yiğit
kaynaşan kalabalık Çinlinin içine girdi. Almambet eğilip Çinliler gibi diz çöküp
Çince söylüyordu, Sırgak dalkavuk kıyafetine girmişti.
Almambet'in Çin
tarzı elbisesini, tacını, zümrük taşı belgesini gören yoldaki görevli komutanlar
ona tazim eyleyip durdular. Almambet rastladığı şehrin ordusunu başka bir yola
gönderdi.
Tungşa şehir
Almambet'in göbek kanının aktığı, çocukluğunu geçirdiği şehir idi. Ayna gibi
vadiye gelirken atalarının yaptırdığı şehiri, doğduğu yeri görüp aklına eski
hatıralar gelen Almambet'in gönlü kararıp gözlerinden yaş döküldü, kendi eliyle
diktiği çınara sarılarak dertlenip ağladı.
"Dünyası kurusun,
Sırgak! Doğduğum yer işte burası, Sırgak. Büyüdüğüm yer işte burası Sırgak! Şu
görünen karaltı yedi atamın tahtıdır. İşte öteki agala kum, kızıl duvarlı olan
babacığımın karargahdır. Benim kaçıp çıktığım yer burası, Sırgak. Kalbimi
temizleyip, dinimi bırakıp, babamdan vazgeçip kuş gibi uçup yalnız başına
yürüyüp Kırgızalar sığındım Sırgak. Baktım ki nerede olursa olsun halkından
vazgeçen, yerini bırakıp giden, çocuksuz yaşayan yiğidin altın başı hor
görülürmüş, Sırgak. İnsan nerede yaşasa da doğduğu mukaddes yerin hasretini
çeker, bu hasret insana acı verer, Sırgak. Sakın yer değiştireyim deme, Sırgak.
İşte bu yalan dünyada tekrar kendi halkımla savaşmak üzereyim, Sırgak. Patırtı
koparandan alacak öcüm var. Şimdi eski karargahımın izi yok Sırgak. Başköşe evim
harabeye dönmüş, boyalı evim mahvolmuş, çiçekli bahçem hendek olmuş, çınarık
kesilmiş, halkım darmadağın olmuş, duvarlarının tamamen yıkılmış, yurdum param
parça olup bölünmüş, Sırgak. İşte bu dostunun derdini dinle, Sırgak" dedi
Almambet derdini anlatarak. Bunları dinleyen can dostu Er Sırgak'ın da gözleri
doldu.
İkisi gayrete gelerek yola koyuldu. Boz tepeye gelirken Er
Almambet yere mızrağını saplayarak Sırgak'a şöyle dedi.
"Çin'den yalnız
başıma gece kaçıp çıktığımda, çok sayıda asker takibedip Kongurbay ansızın
saldırdığında ağzımdaki altınla kaplı pipom buraya düşmüştü. Arkama bakmadan
gitmişti. Atından inip bir baksana" dedi Almambet.
Atından inen Sırgak
böyle düşündü: "Gündüz değil gece vakti, üstelik Almambet'in kaçtığına yıllar
olmuş, Kongurbay yetişip gelip vurdu diye yalan söyleyişine bak."
Er Sırgak mızrağın
ucunu yere batıra batıra otların arasından Almambet'in paslanmış altın piposunu
buldu. Eline alıp gösterince Almambet hayran kaldı.
"O pipo benden sana
hediye olsun, Sırgakçığım" dedi Almambet keyiflenerek.
Bahadır Almambet
Er Sırgak'ı büyük çınarın altına yatırıp, "Gece boyunca burada bekle, ben Esen
Han'ın sarayındaki Burulça'ya uğrayıp geleceğim" diye yola koyuldu.
Tan atmadan
Almambet geri döndü, döndü ama, Esen Han'ın muhafızları gördü ki şaşarak döndü.
"Bahadır Sırgak,
Burulça'yı görüp rahatladım, yolda bir şey olmasın diye giyimimi çıkarıp
yatmadım. Bekleyeceğim diye ağlaya ağlaya kaldı kuşum," dedi Bahadır Alambet
baltasını sıkı tutarak.
Çin hanı Esen Han'ın Kırgızları Pekin'e
yaklaşıyor diye Kongurbay başta olmak üzere kırk hanı harekete geçirip peşinden
takibettiğini sezen Almambet ile Sırgak Kara-su'nun boyunda akıl danıştı.
"Canımızı alıp
kaçarak Manas'a düşman geliyor diye apışıp varmıyalım. Kakançin'in atlarını ele
geçirip düşmanın önüne bırakıverelim. Düşman yetişip gelirse vur kaç savaşı
yapalım" dedi Almambet.
Almambet Kaspa'nın
boyundaki atların arasında dolaşıp beyaz davula vurup, bağırıp çağırarak atları
ürküttü, at çobanlarını safdışı ederek atları yola sürdü. Çırpınan alta yüz ata
yoldan hiç şaşmayan, karanlık gecede dahi izinden sapmayan Acıbay'ın atı
Kartküröng kılavuzluk etti.
Takipçilerin önü
iki günde ulaştı. İki yiğit birinci gün takipçilere kuşlara saldıran şahin gibi
saldırıp onları darmadağın etti. Çin askerleri gittikçe çoğalıp onbinlerce asker
ortalığı sis gibi kapladı. İki yiğit kah saldırıp, kah çekilip vurkaç savaşı
yaptı. Bahadır Manas ile Er Çubak'ın yanına bir an önce ulaşalım diye gözleri
dört oldu.
Çok olmak bir avantajdır. Kakançinin askerleri iki yiğide yedi
kat sardılar. Almambet ile Sırgak atları yorulup, kuvvetleri tükeninceye kadar
koşturdular. Çin'in nice kuvvetlerinin karşısına yalnız başlarına çıkıp
mızrakları parça parça oldu. Sonunda iki arkadaş halsizlenip üzengiden ayakları
kayıp birbirine vasiyetlerini söyleye dururken tepedeki kırdan bahadır Manas'ın
kocaman karaltısı gözüktü.
Bu esnada rüzgarın
uçurduğu çiğ gibi kalabalık asker bahadır Manas'ı hemen farketti. Haşmetli
sevgili arslan tepede durup önüne baktı ki, dağın cenup yamacında Acıbay'ın
Kartküröng'ü atların tamamını insan gibi önüne salıp sürüyordu. Dağ eteğindeki
düzlükte Kakançin'in kalabalık askeri iki yiğidi sarmıştı. Bunu gören bahadır
Manas ağzından alev çıkararak kara benekli kaplan gibi atılıp, altmış yiğide
denk gelecek kadar heybetle Almambet ile Sırgak'ı kurtaracağım diye,
dalgalanmakta olan düşman topuna doğru mızrakla saldırdı. Han Balta'nın oğlu
Çubak kögala'ya benzeyen atına binip, gök kumaştan yapılan elbisesini giyip,
tevekkülle bahadır Manas'a yoldaş olarak saldırıya geçti. Bahadırları gören Er
Almambet ile Er Sırgak daha da cesaretlenerek "Manas" diye bağırarak ölümü hiç
düşünmeden savaşa girdiler.
Manas'ın bindiği
Aymanboz meydana çıktıktan sonra yorgun düşüp durdu zavallı! Bu esnada Acıbay'ın
Kartküröng'ü gayipten yaratılmış heybetli bir hayvan idi.
Bahadır Manas'ın
önüne bana binecek mi acaba diye gelip durdu.
"Acı ağabey yaşıyorken
Kartküröng'ü nasıl bineceğime, beni bırakıp atlara kılavuzluk et" diyerek
kamçısıyla tulparan sırtına dürtüp vurdu. Kartküröng hayvan olsa da, konuşmaya
dili olmasa da, gözlerinden yaş aktıp darıldığını göstererek yelesini ve
kuyruğunu göğe doğru kaldırdı, tırnağıyla yere vurup ayaklarını göğe kaldırarak
sert bir şeklide silkindi. Kişnedikten sonra diğer atlara doğru koşara gitti.
Aymanboz adlı atı
dinlenirken bahadır Manas kaynaşan Çinlilerin insan olduklarını düşünmeden,
onlara hiç aldırmadan maceraya tekrar girdi. Arslan bahadır Manas, uzağı yakını
ayırmadan ucu çelikten yapılan, havada uçtuğunda alev saçan oku, öldürücü yay
ile kalabalık düşmana doğru fırlattı.
Askerler teker
teker yere serilmeye başladı.
Dört erenin bir
araya gelişlerinde yıkıp savurmaları derecesinde güç ve kuvvet birikti,
kalabalık asker kayalık dağa vurulan dalga gibi dört erenin silahıyla tarumar
edildi.
Yeryüzünü kan, göğü
toz duman kapladı. Yiğitlerin başları yerde yuvarlanıyordu. Ayağı kırılan,
atların inleyişiyle parçalanan insanların ah vahları yankılanıyordu. Alanda, dağ
deresinde, çukurlarda, su kenarında cesetler açık alandaki taşlar gibi
yatıyorlardı.
Telaşlanan Çin askerlerine kalabalık bir takviye ordu
geldi. Şimdi karınca gibi kalabalıklaşan Çinliler dört yiğide doğru geliyorlar.
Kalabalık Çin
askeri, yorulan dört bahadırı kuşatıp birbirinden ayırdı. Deminki savaştan uzak
duran Kongurbay şimdi Manas'ın Aymanboz'unun yürüyemediğini, yorulduğunu görünce
Manas'ı, canlı yakalayalım da bir eğlenelim diye bağırmaya başladı.
"Ey
Manas, Manas derse kabarıyorsun. Yiğitliğin var, aklın yok, suya konulan tulum
gibi köpürüyorsun! Yiğit isen, şimde gücünü bir göreyim;! Dedi Kongurbay
algarasını canlı adımlarla yürüterek.
Bunu işiten bahadır
Manas her cana bir ölüm vardır diye Aymanboz'un dizginini çekerek üstüste
tepinip demreni ve ucu çelikten yapılan süslü sırlı mızrağını uzatarak "kaçma
alçak herif" diye bağırıp çağırarak atıldı.
Bahadır Manas,
Kongurbay'a yetişip mızrağı saplamak üzereyken Aymanboz gevşeyip kaldı, atı
yürük olan domuz büyük nehirin dar olan yerinden atlatarak kaçtı. Aymanboz
yürüyemedi. Bunu gören Çin askerleri, Manas'ı yakalamak için yağmur gibi ok
atarak onun etrafını sardılar.
Bahadır Manas'ın
başı zorda kalmıştı. Moğol eyerine omuzunu koyup bu dünyaya küsmüş gibi dağı
takibedip kaçtı. Bahadır vadideki alaca karga gibi bastırıp gelmekte olan
askerlere bakakaldı. Çinliler tepeyi on iki kat kuşattılar, ama ona yaklaşmaya
cesaret edemediler.
Bahadır Manas'ı kurtarmak için üç yiğit aralıksız
yirmi dört gün savaştılar, canlarına dahi acımadılar. Er Sırgak altmış yerden,
Er Almambet otuz yerden, Er Çubak kırk yerden yaralandı.
Nihayet Er Almambet
Sırgak'la kendi ordusuna haber gönderdi.
"Kurban olayım
Sırgakçığım, Çinliler Er Manas'a felaket getirdi de!
Aymanboz
yürüyemiyor de! Kırk çoraya söyle, yiğitler çabuk ulaşsın de!" Er Sırgak kah
sağdan, kah soldan kamçı çalıp, sağa sola tepinip baltasının şakasına değdiğine
bakmadan bir çare bularak kalabalıktan çıkıp arkasında kalan Kırgızlara haber
vermek için gitti.
Şafak sökerken, etraf aydınlanırken dar bir yoldan
yürüyüp, Ak-kula'yı yedeğe alan, Çin elbisesi giymiş, yetmiş kabilenin dilini
bilen Acıbay askerleri kandırıp bahadır Manas'ın saklandığı dağa ulaştı.
Bahadır Manas,
Acıbay'ın yiğitliğini görüp memnuniyetle bağırdı.
"Canım Acıbay,
sönen ateşi tutuşturdun, ölen canı dirilttin, yoldaşlığını gösterdin. Ey geniş
Talas, senin gibi yer var mı, acıbay senin gibi er var mı! Bu iyiliğinin
karşılığını ölmezsem ödeyeceğim."
Bahadır Manas,
Ak-kulanın perçemlerinden tutarak boynunu kokladı, "kanatım! Senden ayrılınca
hasretini çektim" diye atını eyerleyip düşmana saldırdı. Bu sırada arkada kalan
on iki hanlı Kırgızların ordusunun geldiği davulu vuruldu.
Komutan Er
Bakay gök sancağı tutarak çoralara çevirdi.
"Yarenlerim,
başımız terkilerde, kanımız kaplardadır. Atalarımızın ruhu aramızdadır, biz
onlarla beraberiz. Altın sandıkta saklasan da insan bir gün ölür. Yiğidin canı
eyerin yanındadır. Sancağın altına toplanarak yürüyün. Tanrı korusun, ileri,
erenler!"
İhtiyar Bakay
sancağı tutarak ileri yürüdü.
Büyük gaza böylece
başladı.
İki ordunun
yiğitleri geceli gündüzlü soluk almadan, canlarını esirgemeden savaştılar. Yer
alt üst oldu, göğü duman kapladı. Kanlar nehir gibi aktı, korkunç bir katliam
gerçekleşti.
Korgurbay'ın
askerleri fazla karşılık göstermeyip, Kırgızların saldırısına dayanamadan
Pekin'e doğru kaçtılar. Kongurbay dağılan yiğitlerini engelleyemediği için
sıkıldı.
Kırgızlar kaçan
düşmanın ardından kovaladılar. Gök toz duman oldu, insanlar ne yapacaklarını
şaşırdılar, etraf kana boyandı, nice tulpar at öldü. Cesetler dağ gibi yığıldı.
Bir anda Çinlilerin
yiğidi Kongurbay, kin beslediği bahadır Manas'ın önünü kesmeye yeltendi. Fakat
heybetli, gök yeleli kurda karşı gelemeden, haykırıp mızrak sallayamadan, en
ufak bir karşılık göstermeden şaşırıp durakaldı.
Alçak herifi gören
bahadır Manas bakıp durur muydu? Ak-kula'yı kamçılayıp süslü mızrağını uzatarak
onu kovaladı.
Kongurbay'ın Algarıs'ı yan tarafında kanadı olan çok
değişik bir hayvandı. Karaca gibi uçarcasına koşup uzaklaşıyordu. Manas'ın
Ak-kulası çok iyi yetiştirilmişti, göğsünü kaldırarak koşarken yele ve
kuyrukları yayılıyordu, Kongurbay'ın peşini bırakmadan kovalıyordu. Birbiriyle
çekişen yiğitler dağ sırtlarını, yamaçlarını aştılar. Manas'ın Ak-kulası ok gibi
hızla koşup perçemlerini göğe atıyordu, ağzındaki gemi takırdatıp, ince çubuk
gibi kuyruğunu kalçasına vuruyordu, tabanıyla takırtı çıkarıyordu, ağzını
genişçe açmıştı, kan karışmış beyaz köpükleri göğsüne saçılıyordu, başını yere
doğru eğerek koşuyordu, at şimdi epey kızışıp kalmıştı.
Alevke'nin oğlu
Kongurbay haykırıp mızrak sallayamadan, canından umudunu keserek hiçbir şeye
bakmadan Esen Han'ın kapısına ulaşayım diye iki gözü dört olmuş ölesiye
kaçıyordu.
Büyük kumsala
gelirken, bahadır Manas Ak-kulası ile yetişip gelip Korgurbay'ın ciğerini hedef
alarak mızrak vurdu. O da çevik yiğit idi, kendini mızraktan kaçırıp keskin
kılıcıyla bahadırın mızrağını kesti. Kuvvette yarışan bahadır Manas Er
Kongurbay'ı kovalaya kovalaya Çet-Beecin'in kapısına kadar takibetti. Düşmanın
hilesini bilen Almambet onu görünce Saralaya kamçı çalarak kahraman Manas'ın
peşinden geliyordu.
"Arslanım atının başını geri çevri! Kapıdan girme!
Kazılmış hendek var! Geri çekil bahadır!" Almambet ok gibi hızla gelerek
Ak-kulanın dizgininden tuttu ve bileğine sararak çekti.
"Hey, Almambet,
bırak beni! Yolumu kesme! Öldüreyim o kan içiciyi!" dedi Manas inatla ileri
atılmaya çalışarak.
"Bahadır, her
seferde sözümü dinlemeyerek beni üzüyorsun! Kongurbay yalandan kaçıyormuş gibi
yapıyor. Kapının öteki tarafında, kalenin içinde tetikte duran pehlivanların
kazdığı hendek var" Er Almambet kızan bahadırı sakinleştirdi.
Çin askerlerinin
atlıları kaçtılar, kalanları ele geçirilip kanlarının aktığı derin çukura
gömüldüler.
Almambet onbaşı
ellibaşı, yüzbaşı ve binbaşını çağırıp askerleri deftere kaydettirdi. Askerlerin
hesabını alınca gördük ki, sağ kalanların yanında yaralanan pek çok insan vardı.
Birçok yiğidin akibeti meçhuldü, ölenler bunlardan daha çoktu. Bugün gördüğün
yarın yok, dünya işte böyledir. Bahadırların hepsini yoklayıp baktı ki,
Eleman'ın oğlu Er Töştük, tanınmış bahadır Çubak yoktu. Buna karşılık vuruş
itişte iki arslanı kimse görmemişti.
"Lanetli dünya! Akbalta'nın oğlu
Çubak kanadım idi! Önümde yürüdüğünde uğur getirirdi, savaşta kalabalık askere
bedel idi! Bana yardım eden iki arslanımdan ayrılırsam ne yaparım ben?" Bahadır
Manas şiir söyleyerek gözyaşı döktü.
Yorgun düşen
yiğitler tulparının eğerini ve teğeltisini çıkardıktan sonra atlarını bir yere
bağlayıp elbiselerini çıkarmadan Moğol eyerine yaslanarak kuş uykusuyla tan
attırdılar.
Şafak sökerken Çin
ordusunun kaçtığı taraftan büyük bir ordu göründü. Yaklaştığı zaman baktılar ki,
cesur gök yeleli kurt Çubak, Mançuların hanı Neskara başta olmak üzere kırkbeyi
bağlayıp getiriyordu.
Sevinç gözyaşları
döken bahadır Manas: "Ah, canım Çubağım" diye bağırıp karşısına
çıktı.
"Hanım Manas! Bu Mançu hanının başını ganimet alıp sana hediye
getirdim" Çubak ele geçirdiği yiğitleri mızrakla nişan alarak bahadır Manas'ın
ayağında dolaştırdı.
Bahadır Manas Mançu
hanının başını kesmek için kılıcını kınından çekti.
Mançu Hanı Neskara
sözde usta idi, han Manas'ın önünde şöyle konuştu:
"Yüce mevkili Han
Manas! Baş kesmek var, dil kesmek yoktur. Hanın sözünü han dinler. Bahadır, beni
öldürürsen sana hiçbir faydası yoktur"
Öldürmezsen amirim
sensin, canımı hiç esirgemeden yap dediğini yaparım, hizmetini ederim, gökteki
ayı sana getireyim! Köle dersen kölen olayım! Beni öldürme han Manas! Haber ver
Hanım! Esen Han'ın güzeli Burulça'yı sana hediye edeyim! Aycangcung'un kızı
güzel Birmıskal'ı hediye edeyim!" dedi Neskara şeytan gibi yalvararak.
Kılıcını kınına
sokmadan kan içmeye hazırlanan bahadır Manas'ı Er Almambet
durdurdu.
"Bahadır, bağışla! Mançu hanı da, bahadırı da, bilgici de
Neskara'dır! Buna öldürmede bir fayda yok. Beni dinle. Neskara ile diğer kırk
beyini orduda tutalım. Bir beyi ile Acıbay'ı hanına gönderelim. Neskara'nın
sözünde samimi olup olmadığını anlayalım. Pekin'i verirse seni han yapalım! Eğer
bunu kabul etmezse, Neskara'yı beyleri ile birlikte öldürelim. Pekin'le tekrar
savaşalım!" dedi Almambet.
Kırgızların on iki
hanı, beyleri, komutanları, ileri gelenleri bir araya toplanarak kurutlay
yaptılar. Bu sırada kaybolan Eleman'ın oğlu Er Töştük Çinlilerin bin
pehlivanını, sekiz yük kırk tulparını ganimet almış olduğu halde getirdi.
Kırgızlar dokuz oğlun en küçüğü Er Töştük'ü yeraltından yeryüzüne bugün çıkmış
gibi karşıladılar.
Elçilik için kimse
çıkmazken kötü niyetli altı hanın biri olan Eşteklerin Camgırcısı şöyle dedi:
"Kakançin'e
kopanları birbiriyle birleştiren, dağılanları bir araya getiren ihtiyar Bakay
varsın!"
Han Manas mızrak
saçılmış gibi yerinden silkinip durarak:
"Hey, Camgırcı ne
diyorsun? Bakay amcam varırsa onu kafese koymazlar mı, onunla Neskara'yı
istemezler mi! Halkım azap çekmez mi! Bu lafını köpekler duysun!
Gökteki kara
bulutların gölgesi altı han taraftan başlayıp bastırdı.
Güneş ışığı
bahadır Manas'ın üzerine düşüp durdu.
Karanlıktan ışık
bulan gafletli yerden söz bulan Argın hanının oğlu Acıbay ok işlemez elbiseyi
giyip, kartküröng'e binip, iki tığlı taş kesen hançerini kuşanarak Esen Han'a
elçi olarak gitti.
Can yoldaşı olarak
eksikliklarini gideren, yalnız iken çoğaltan, fakir iken zenginleşen, bir araya
gelen halkın reisi Eybit Han'ın oğlu Ürbü onunla birlikte gitti. Acıbay ile Ürbü
elçiliğe gittiler.
Yetmiş kabilenin
dilini bilen Acıbay yeryüzünün dört bir köşesini dolaşmışsa da Pekin gibi bir
şehiri görmemişti. Esen Han, Pekin'i halkına zorla yarısını tuğlu, yarısını
taştan yaptırtmıştı. Gece de mumu yanan ihtişamlı kuleleri çok idi. Dar kapının
dört tarafında bekleyen muhafızlar Kırgızların elçilerini hanın hizmetçilerine
teslim ettiler. Hizmetçiler elçileri altın kapıdan rahiplerin eline ulaştırdı.
Rahipler sırıtarak
yere kadar eğilip somurtan Kırgızları Esen Han'a götürdü. Tatlı sözlü hazırcevap
Acıbay Çince hiç çekinmeden açıkça, sert bir şekilde konuştu.
"Ulu
Tanrının himayes ettiği Kırgızların, adı kutsal bahadır Manas'ın elçisiyiz. Han
Manas Kakançin hanı Esen Han'dan şunu istemektedir: İyilikle Pekin'in hanlığını
kendi iradesiyle versin diyor.
Hanlığı vermezse,
şartı kabul etmezse şehire gireceğim, o zaman halkı zarar görür, tutuşacağım
derse Çet-Beecin'in civarındaki ıssız yere gelsin diyor. Göreceğini orda görsün
diyor!" Kongurbay inatla elçileri keseceğim, derilerini yüzeceğim diye
atılmıştı. Onu Esen Han durdurdu.
"Elçi turna kuşu
gibidir. Ülkeler arasında serbestçe öter. Ona yol açıktır. Atılan ok taştan
dönmez, elçi, hanın sözüne karışmaz" dedi Esen Han hikmetli sözler söyleyerek
"Bu silahsız elçileri kadınlar bile öldürebilirler, bu şekilde öldürürsen, öcünü
almış olmazsın. Düşmanı akıl ve tedbirle yenmek yiğit işidir."
Esen Han böyle
söylerken Er Kongurbay kahrolarak bağırdı.
"Yiğit sanıyordum
seni Esen Han, Kırgızların gölgesini görüp titriyorsun. Kırgızlara itaat edemem.
Tahtımı hediye veremem, eski Pekin'e gideyim, Karahan'a ulaşayım." Küsen Er
Kongurbay Çet-Beecin'i bırakıp, göğün altındaki kırk hanın büyüğü Karahan''
doğru kaçtı.
Esen Han
danışmanları, komutanları, hanları, rahipleriyle toplantı yaptı. Esen Han saray
kızı Burulça, Aycangcung'un kızı Birmıskal başta olmak üzere Han sarayından ay
yüzlü, ince belli, küçücük ağızlı, cadı gözlü, horoz boyunlu, düğme saçlı,
saçbağı takan nazlı bin güzeli seçip, kırmızı ipek elbise giydirip, yelmeyen
attan bindirip, develere altın yükletip Çet-Beecin'i kuşatan Kırgızların hanı
bahadır Manas'a hediye gönderdi.
Esen Han Çet-Beecin'in civarındaki,
ıssız yerin tepesindeki altın destekli dört akıtmalı gök çadırdaki han Manas'a
gelerek atından inip yere kadar eğilip şöyle konuştu:
"Dünyaca meşhur,
itibarlı han Manas! Dünyayı titreten ulu efendim, senin atlı kahraman
yiğitlerine askerlerim itaat etmiştir. Bahadırlığın karşısında diz çöküyorum.
Bayrağım yıkıldı. Bin güzel kız sana hediye. Altımdaki altın taht hediye.
Pekin'e han yapalım seni. Neskara gibi yiğidini öldürme. Dediğini yapayım,
hizmetini edeyim, anlaşalım, bahadır."
Kırgızların ileri
gelenleri yarım gün oturup birbirlerine akıl danıştılar.
Manas Han'ın altın
süslü davulu vuruldu.
Iraman'ın Irçı oğlu
halk arasında dolaşıp duyuru yaptı.
"Ulu Manas'ın
yarlığını dinleyin, millet! Kakançin hanı itaat etmişti. Çet-Beecin'in 'sil hanı
Manas oldu, millet. Bin güzel kıza bir yiğit çıksın halkım! Kakançin'i yendik
diye taşkınlık etmeyin millet, sarhoş olup kendinizi kaybetmeyin halkım" dedi
Irçı oğul çalarak.
Dalgalanan asker
çırpınarak: "Yaşa Manas! Var ol, Manas" diye dua ettiler.
Çet-Beecin'e
Kırgız askerleri saf olup dizilerek ortadan yol açıp Bahadır Manas'ı kırk yıl
suya bandırsa bile rengi bozulmayan, kırk yıl selde aksa da hiçbir şey olmayan
beyaz halıya oturtup han Esen Han başta olmak üzere hepsi kaldırıp halkın içinde
yedi defa dolaştırdılar.
Çin ilinin halkı,
Han Manas'a eğilip tazim eyledi. Göğün oğlu denen Esen Han padişahlık mühürünü
altınla işlenmiş kağıdın üç yerine basıp altın tahttan indi, Han sarayında
hiçbir haraketti bulunmayacağım diye yemin etti.
Her ülkeden,
halktan gelen şık giyinmiş elçiler yerlere kadar eğilip:
"Gök ile yerin
desteği, Ay ile Güneşin ışığı, ulu Tanrının kutu padişahımız Manas'a kulluk
ederiz" diye tazim eyleyerek kıymetli hediyelerini sunup saygı
gösterdiler.
Bahadır Manas
Kakançin padişahının adab ve erkanlarını koruyarak bayrak çekti, gün geçtikçe
yerine ısınıp, ziyafet kaidelerine da alışmaya başladı.
Bahadır Manas
Çet-Beecin'e han olmasının altmışıncı günü düğün şöleni düzenledi. Er Almambet
saray güzeli Burulça'yı, Er Çubak, Aycangcung'un kızı Birmıskal'ı aldı.
Han Manas
Çet-Beecin'de ilk olarak altın kağıda mühürünü basıp yarlık çıkardı.
"Kakançin'in
itaatk'r halkına kamçı kaldıranın, kadın ve çoluk çocuklarına dokunanın, malını
mülkünü yağmalayanın, haksız kazanç elde edenin cezası ölümdür" Yarlık büyük
ordunun önünde okundu.
Yarlığa aldırmadan
altın ile mal mülk kapanlar vardı. Almambet herkesin önünde onların başlarını
kestirdi. Ondan sonra askerler korktu ve bozukluklar azaldı.
Manas'ın
bütün halka han olmasını bahadırın kötü düşünceli akrabaları ile kötü niyetli
bazı ileri gelenler bağenmediler.
"Böyle ihtişamlı
saraylar, altın tahtı görmeyen, böyle tatlı sözleri, dans ve şarkıları işitmeyen
safdil Manas Kakançin'i karıştırır.
"Kadına düşkün bu
şeştan yatakta ölecek."
"Namusunu geri
almak için geri almak için Çin bunu bitirir. Tuzağına düştü, artık
kurtulamaz."
"Hayır, bahadır" dedi Almambet "ben han tahtına oturmak
isteseydim gençliğimde Çet-Beecin'de kalacaktım. Pekin tahtına sen otur.
Dostunun hürmetini gör. Ben Talastan çıkarken Kırgız ordusuna g'z' için han
olmuştun. Ordu benim üzerimde. Başka halkları ve bütün bölgedeki orduyu
yöneteyim, onlarla uğraşayım. Çoralar elbiselerini çıkarmadan geceli gündüzlü
tetikte dursunlar."
Bahadır, Er
Almambet'in sözüne kanaat getirdi.
Manas'ın Han
sarayını akıllı Acıbay yönetti. Büyük orduyu Almambet idare etti. Gece gündüz
uzaklarda bulundu. Han sarayının aşçısı olarak, elli yıldır Kakançin hanına
yemek hazırlayan, Türkçeyi iyi konuşan Şuykuçu rahip kaldı.
Er Koşoy, Er Bakay
ve Kırgızların büyükleri danışarak "Manas Pekin'e han oldu, altın tahta oturdu"
diye Ala-Dağ ve Talas'taki Kırgızlara haber vermek için büyük kalpak giyen Er
Şuutu'yu müjde vermeye gönderdiler.
Manas'ı burada bırakalım,
Şimdi söze deminki
Kongurbay'dan
başlıyalım.
Gaddar Kongurbay
Göğün oğlu büyük han Karahan'ın yanına telaşla geldi.
"Göğün oğlu,
merhametli Han efendim, Çin halkının başı dertte. Tarihinde hiç silinmez kara
leke kaldı. Kırgızlar Çet-Beecin'i itaatı altına alıp hanlığı ele geçirdiler.
Büyük bir ordu ver efendim, tekrar savaşacağım."
Çin hanı Karahan acele
etmeden zili çalarak rahibine kutsal kitabı getirtip belirli yeri okuttu.
"Kırgızların
bahadırı Manas Çet-Beecin'i altı ay yönetecektir. Ondan sonra ruhu öbür dünyayı
bulacaktır" diye okudu rahip.
"Bahadır Kongurbay,
düşmanın eline geçmiştir. Onu sen öldüreceksin. Demirci ustaları çağırıp sapı
altından olan, yüzüne zehir kaplanan balta yaptır. Ejderhanın zehirine altı yedi
defa batır. Değdiği zaman gebertir Kırgızı" dedi Karahan.
"Peki, yüce
efendim" dedi Kongurbay yere kadar eğilerek.
Balta beş ayda
yapıldı.
Er Kongurbay
geceleyin ateş gibi yanan keskin tığlı baltasına gece gündüz bakıp, Manas'ı
keseceği günü düşünerek huzur buluyordu.
Bahadır Manas'ın daima yazında
yayla seçmeye çıkan, göçte kılavuzluk eden, yedi yerin tepesini çukurunu yolun
sağı solunu iyi bilen Şuutusu gündüz at koşturup, gece at üzerinde uyuyup, uçan
kuşlarla yarışıp, tulparın tuynağını yordurup, gözlerini kapamadan yedi gün yedi
gece yol yürüyüp Talas'taki halkın anası Kanıkey'in karargahına ulaştı. Bahadır
Manas'ın yokluğunu farkettirmeden erkek gibi kopanları birbirine birleştirip,
dağılanı bir araya toplaya durmuştu Kanıkey.
"Han Anamız
Kanıkey! Han Manas'ın haberini dinle! Hediyeni bol hazırla! Kırgızın dileği
gerçekleşti! Han Manas Kakançin ve Kalmukları yendi. Bayrağını Büyük Pekin'e
dikti. Manas Pekin tahtına altın taç giyip han olarak oturdu. Dinleyiniz,
millet! Dinleyiniz!" Şuutu at üzerinde bağırarak haber verdi.
Güzelllerin güzeli,
kadınların kadını Kanıkey Hatun eskisi gibi şıktı, O Şuutun'nun eline altın
sebike verip, ona ak sarı başlı koyun kestirdi. İyi habere sevinin halkı için de
Tanrıya dua etti.
Er Şuutu'yu ayrıca
çağırıp, askerlerin durumunu, Çin'de gördüğü ve geçirdiğini, bahadır Manas'ın
durumunu sordu, sabırsızlandı.