BÜYÜK GAZA (II.
Bölüm)
"Er Şuutum, Gök
yeleli kurdum Pekin'e han oldu diyeceğine başı derde girdi desene, altın tahta
oturdu diyeceğine eceli geldi desene. Kaç kere söyledimse de sözümü dinlemedi,
söylediğime yanaşmadı. Pekin beş günlük yol dedi. Pekin'in halkı hor dedi,
Şuutum. Kakançin'e han olursa, boğazından yenilir, Pekin'e tutulursa
bahadırların tamamı Çinlilere yenik düşer, Şuutum. Duyduğuma göre Pekin'e giden
geri dönmezmiş, oraya tutulan sağ kalmazmış. Dikkatle dinle Er Şuutum, yüce
soylu efendim evladını ne zaman görecek? Arkasında erkek oğul kaldı, kötü
niyetli akrabalar kötülük edecektir, beyim Pekin'de ölürse gözümden yaş
kurumaz!" dedi Kanıkey hıçkırarak ağlayıp.
O gece Kanıkey
acayip bir rüya gördü. Talas'tan ateş çıkıp her yeri kapladı. Kocaman gölün
suyunu kuruttu, çukurdaki ve düzlüklerdeki çınar ağaçlarını yaktı.
Uykudan korkup
uyanan Kanıkey'in dünyası kararıp kötü rüya gördüm diye yırtık keçeyi saçıyla
birlikte yakarak külünü boyasız kulplu ağaç çanaka koyup "Gece gördüğüm kötü
rüya yırtık keçe gibi yandı, evde külün dahi kalmadı, çık" diye tütürüp eşik
yanındaki çiğlerin arasına ters çevirip bıraktı. "
Han hatunu Kanıkey Er
Şuutu'yu beyaz çadıra çağırdı. Beşikteki bebeğine bakıp haberciye şöyle dedi:
"Er Şuutum,
dinledikten sonra yola koyul. Bir an evvel bahadır manas beyimi oğlunun haberini
ulaştır, oğlun seni özlemiş diye söyle. Kanıkey ağlıyor de," Kanıkey siyah
gözlerinden yaş akıtıp, şaşalayarak küçücük bir mektup verdi.
Şuutu Bahadır
Manas'ın g'z'ya bineceği yürük atlardan eğitilmiş Tayburul'u yedeğe alarak
tekrar Büyük Pekin'e atlandı.
Er Şuutu'nun
döndüğünü gören Agınay kızı Aruuke gelerek: .
"Amca, bakar mısınız,
Almambet arslana iki kelime amanet sözümü ulaştırın, bir zahmet" dedi...
"Yavrum kulağım
sende" dedi Şuutu "Bir kelimesini eksik ulaştırırsam, Tanrı beni
lanetlesin."
"Amca, doğuracak
günlerim sayılı. Bahadırıma hediye olarak nakışlı altın mendilimi götür" dedi.
Aruke.
Şuutu kul tulpar
atını oynatıp altı gün yol yürüyerek Pekin'e ulaştı.
O günlerde
Alevke'nin oğlu Kongurbay otların üzerinde süzülerek yılan gibi aralıyordu,
ormanları arslan gibi yokluyordu, zehire bandırılmış baltasını eline alarak
Kırgızların yiğidi Manas'ı öldüreceğim diye brikatları dolaşıp duruyordu,
utancından kendi şehir Çet-Beecin'e girmeden yolları bekliyordu.
Akşam
olup karanlık çökerken, Çet-Beecin'e ulaşmak üzereyken, kapıdan içeri girerken
Er-Şuutu Kongurbay'a rastladı.
Düşmanın kurdu Er
Kongurbay Ala-Dağ'a haber gönderip Er Şuutu'nun gittiğini öğrenmişti. Talas'tan
haber gelecek diye yolu kesip bekliyordu. Er Şuutu'yu görür görmez Algara atını
sıçratıp, ağzından rüzgar çıkarıp dağdan çıkan arslan gibi saldırdı.
.
Kongurbay'ı gören Şuutu kulun bileğinden derman gitti, yüreği yerinden
oynadı. O atını geri çekemeden, arkasına bakmadan Taybuuruldun üzengi kayışına
basarak kaçtı.
Ölesiye kaçam Şuutu
nehirin bataklığına tutuldu. Kongurbay yaklaşmaya başlarken keyfi kaçan Şuutu
atını mahmuzlayarak nehire bırakmıştı, yetişkin tulpar hiç şaşmadan çabucak
nehirin öteki kıyısına atladı. At atlarken kesenin ağzı açılıp Kanıkey'in
yazdığı mektup nehire düştü. Şuutu kul düşen kağıda bakmadan Çet-Beecin'e doğru
kaçtı. Fazla geçemeden, gözü açıp kapayıncaya kadar (Azizkan'ın) altın perçemli,
saçaklı kuşak oğlu Almambet Sarala'yı eyerleyip, Talas'tan çıkan habercinin
gelmesi yakındır diyerek, yolları gözlüyordu.
Şuutu'yu takibe
alın Kongurbay'ı görünce tahammül edemeyerek, "Manas" diye bağırarak hücum etti.
Almambet'i gören
Kongurbay bu kahrolası beni rahat bırakmaz diye düşünüp çarpışmaya cesaret
edemeyerek başka bir yana saptı.
Alevke'nin herifi Er Almambet'ten
ölesiye kaçarak kurtuldu.
Herif kaçıp
gittikten sonra bahadır arslan Almambet Talas'tan gelen haberci Şuutu'ya
döndü.
"Yakışıklı Er
Şuutum, var ol! Cıvıl cıvıl kuşları olan, bülbülü öten ılgın ağaçlı geniş
Talas'ın esen mi? Yiğitlerini yetiştiren halkın sağ mı? Arkamda erkek evladım
yoktu" ama Agınay kızı Aruuke zevcem sağ salim mi" dedi Almambet, Er Şuutu'ya
sarılarak.
"Kanıkey'in idare
ettiği halk sağ, bahadır! Altın karargah yerli yerinde bahadır. Sevgilin Aruuke
sana çok selam söyledi. Aruuke yakında doğuracakmış bahadır. Almambet arkamda
erkek evlat yok diye üzülüyordu, Pekin'den gecikmeden çocuğunu görmeye gelsin
diyor."
Bu haberi duyan, çocuk hasretiyle yanan Er Almambet aşırı
sevincinden gözyaşı dökerek ağlamaya başlamaz mı.
Kapı bekçileri de
Han, sarayının bekçileri de Er Almambet ile Er Şuutu'ya saygıyla eğilerek yol
açtılar.
Bahadır Manas
sabırsızlanarak Talas'tan haber bekliyordu. Er Şuutu'yu kendisi
karşıladı.
"Er Şuutum iyi
haberlerin var mı?" dedi Manas.
"Efendim, Manas!
Hanım Manas! Müjde! Oğlun olmuş! Adını Semetey koymuş!"
"Hayırlı olsun,
Tanrım oğlumu korusun!" dedi Manas keyiflenerek "Er Şuutum! Sağ salim Talas'a
ulaşırsak hediyen için dokuzar hayvan vereceğim! Üzerine elbise, altına at
vereceğim! Bana kuvvet verdin, canıma can kattın!"
"Bahadır, Han anamız
altı yürük at verdi, küçücük bir mektup verdi. Emanet mektubu suya düşürdüm.
Bahadırım Pekin'de yatmadan hemen Talas'a geri dönsün diyor, Biricik oğlunu ne
zama görecek diyor."
Bahadır Manas
Kanıkeyi'in bu sözlerini önemsemedi.
"Sağ olursak
yerimize gideriz, Er Şuutum" dedi Manas.
Manas Kırgızlardan
olan on iki ordunun bilgiç hanlarını, yiğitlerini hepsini topladı.
Bahadır Manas
yiğitlerine emir verdi:
Kahraman Bakay,
Katağan'dan Han koşoy, Eleman'ın oğlu Er Töştük başta olmak üzere pekçok yiğit
Ala-Dağa döndüler. Pekin'e ulaşan ordu şimdi bir göç kafilesine benzemişti.
Göbek kanımız damlayan yer neredesin diye yola koyuldular. Altın hanın herkesten
evvel dönen bazı adamları bahadır Manas hakkında dedikodu yaymaya başladı.
"Çinlilerin altın
tahtına tutuldu, altın tahta halkını sattı."
"Talas'a canlı
dönmez. Manas'tan önce hanlığı alacağız. Muradımıza ereceğiz."
Böyle diyen altı
han sevinerek Ala-Dağ'a doğru hareket etti.
Er Kongurbay,
başına ok işlemez miğfer giyip, bileğine ejderhanın zehirine altmış gün
bandırılan altın yay ve balta geçirip, gece uyumadan, gündüz dinlenmeden
Manas'ın han sarayını bekledi. Yedi gün, yedi gece beklediği halde taştan daha
dayanıklı olan kapıdan ieri giremedi.
Kongurbay Han
sarayını görüp gizli sırlarını öğrendikten sonra, yanındaki bir çok dil bilen
rahibi dilenci kılığında giyindirip eline değnek verip, omuzuna beyaz heybe
koyarak Kırgızca vird çektirip kapıdan içeri soktu.
Dilenci Manas,
Han'ın aşçısı Şuykuçu'ya gizlice uğrayıp, tabak kadar ekmeğin içine gizlediği
mektubu alarak çıktı.
Kongurbay ekmeği
yarıp mektubu okudu ki, Şuykuçu Han Manas'ı öldürmenin yolunu yazmıştı. Mektupta
şöyle demişti: Pekin'i yöneten Manas'ı savaşarak, güreşerek yenemeyiz. Bunun bir
yolu var: "Her Cuma günü bir defa şafak sökerken, yer aydınlanırken, nehir
kıyısında yüzünü elini yıkayıp, çıplak ayakla, silahsız, yalın kaftan giyinip,
korkusuzca yere ve suya ibadek edip sükûnetle oturur. Omuzunda avuç kadar bir
beyaz var. Ecelin girebileceği yer orası. Ondan başka çare yok."
Kırk çoranın içinde
o gün bekçilik sırası Acıbay'a gelmişti. O hiç aldırmadan, dışarıdan düşman
gelebileceğini düşünmeden, mızrağını yere saplatıp at üzerinde taşa dayanarak
uykuya dalmıştı.
Şafak sökerken,
çoban yıldızı belirdiğinde, Gök yeleli kurt bahadır Manas kuleyi doğru çıplak
ayakla çıkageldi. Gök nehirin kıyısında önüne beyaz çarşaf serip oturmuş atmakta
olan tan ışığında kırmızıya çalan beyaz, yüksek dağa imrenerek bakıyor. Anrıya
ibadet edip Güneşten yaşam gücü alarak sükûnetle oturuyordu. Bu adeti çocukluk
yıllarında Oşpur'dan öğrenmişti
Kalmuk hanı
Kongurbay gevşeyip oturan bahadır Manas'ın omuzuna iki eliyle baltayı indirdi.
Bahadır manas yere
serildi.
Yıkılmış dağın çıkarabileceği sese benzer bir sesle korkup
uynandı Acıbay. Bahadır Manas'a gelip baktı ki, Manas yerde uzanmış yatıyordu.
Etrafına bakında, kara oyuktan bir karaltı kaçmaya çalışıyordu. Acıbay ata
binerek kaçan karaltıyı mızraklı vurdu.
Kongurbay kanatlı
atını kaleden atlatıp kaçaken kendini kaybedip bir hendeğe düşmüştü.
Bekleyip duran
Şuykuçu kimseye sezdirmeden herifi çukurda besledi, üç öğün yemeğini verdi.
İlaçla tedavi ederek sönen ateşini tutuşturdu, ölen canını diriltti. Büyücü
Şuykuçu, Kongurbay iyileştikten sonra onu müslüman kılığında giyindirip eline
değnek verdi. O, halktan sadaka isteyerek, dilenci kılığında oradan çıktı.
Er Kongurbay,
Kakançin halkına Manas'ı geberttim diye haber verdi.
Han Manas'ın
yarısını gören Almambet şaşırdı.
"Lanetli dünya,
dostım Manas varken nice yiğitleri yola getireceğim diyordum. Çin değil, dünyayı
ele geçireceğim diyordum. Sıkıştırıp gelen ordu olsa da yanımda Manas vaken gök
ile yerin ortasını toz duman edeceğim diyordum." Almambet iki gözünü kırpmadan
yaş döküp, Çin'in bin çeşit ilacını getirtip hen gün ilaçladı. Kan kaybından
sararan Gök yeleli kurdun içeceğine kavutu ilave ederek kaynatıp verdi, kısrağın
karın yağını yarasına sürerek ağrısını giderdi. Onu eski haline getirip ata
bindirdi. Bahadır Manas iyileştikten sonra o biricik oğlunu görsün diye bol
erzak hazırlatıp binlerce askerle birlikte kimseye bildirmeden onu büyük Talas'a
yolcu etti.
Atlarını
esirgemeden yol yürüdüler. Günler geçti. Arslan Manas: "Geçenlerde halka Pekin'i
itaat ettirdim diye haber göndermiştim, bugün başına balta yiyip, Çinlilerden
korkup altın gümüşünü yağmalayıp kaçıp gelmiş demezler mi millet? Takdirim
gelmişse öleyim. Ne olursa orduyla beraber olayım" diye düşündü.
Kahraman yiğit
ordusunu durdurup karargahta kalan askerlerden haber bekledi.
Durdurulan kalabalık asker etrafına taştan barikat kurup, herkes
bir keçe evi dikip dinlendi.
Pekin'deki Çin
ordusu harekete geçip, dört taraftan gelerek Han sarayını kuşattı.
Han sarayında davul
vuruldu, kırmızı sancak taşıyan Kırgızlar kalabalık düşman ordusunu kumluk çölde
karşıladılar.
Bu sefer de kanlı
savaş oldu. Tet tek dövüşler olmadı, ineğin üzerindeki tüyler kadar fazla olan
iki ordu birbirine girdi. Dağlar birbirine çarpılmış gibi gümbür gümbür ses
çıkarıyordu.
Korkunç gürültüyle
yeryüzü sarsılıyordu, kanlar nehir gibi akıyordu. Güneş yüzü görünmüyordu.
Kırgız ile Çinli birbirinden farkedilemiyordu. Mızraklar parçalanıp atların
belleri kırılmuştu. Yiğitler yerde karınca gibi dizilmiş yatıyorlardı, cesetler
dağ gibi olmuştu.
Bugan gördüğün yarın yok, bu dünya işte böyle bir bok
imiş.
Kahraman Manas'ın
dayanacağı yiğitler olmasa da, su iç dese zehir içen, börk al dese baş alan, kan
dök dese midesini boşaltan, uzatanı geri çevirmeyen, hiçbir şeye aldırmayan,
oktan, ölümden kaçmayan, düşmanı görse geri çekilmeyen kırk çorası gittikçe
çoğalıp sel gibi gelen düşmana direndi. Başa felaket geldiğinde cesur yiğitler
hiç dinlenmeden, uyumadan, gündüz soluk almadan, gece durup kalmadan dövüştüler.
İçecek bir yudum
suyu bulunmayan çölde dokuz gün savaş oldu. Yaralanmayan yiğit, ayakta durabilen
at kalmadı.
Kırk hanlı Çinliler
bitecek gibi değildi, öldürdükçe çoğalıyordu, güçleniyordu. Çinlilerin bir inek
tüyü kadar çokluğuna önce pek aldırış etmeyen Kırgızların yiğitleri kendi
aralarında şöyle konuştular:
"Bitecek derken bitmeyen, inatçı Çinliler
yıkıp savuran sel gibi imişler."
Kırgız askerleri
şaşırmış ne olacak böyle diye düşünüyorlardı. Öndekiler ölmüş arkadakiler
manas'a doğru kaçmaya başlamışlardı. Tam bu sırada kaplan gibi yiğit olan
Almambet hünerini gösterdi. Vadiye yağmur dolu yağdırıp bulutla yeryüzünü
örttürdü, yazı kışa çevirdi.
Yalın giyinen
Çinliler soğuktan Kırgız ordusuna saldıramadı.
Kırgız ile Çin
ordusunun savaştığı yere uçan kuşların kanatının yandığı İt-Ölbös denen çöl idi.
Dizkapağı kadar bir
dağı, eyerin oyuğu kadar bir çukuru, içecek bir yudum suyu, yolup yiyecek bir
otu olmayan kırk günlük yol idi.
İt-Ölbös çölünde yeniden kan kokmaya
başladı. Uçan kuşlar hel'k oldu, bembeyaz taşlar kızardı.
Kırgızların
yiğitleri vur kaç savaşı yaparak çekildiler.
Vur kaç savaşı
yaparken üç kahraman Çubak, Sırgak ve Almambet tek tek girip arslan gibi
kükreyerek atlarına kamçı çalıp, sağ sola bakmadan, öleceklerini düşünmeden,
canlarına hiç acımadan, yaralanmalarına aldırmadan, çarpışmakla yorulmadan,
dövüşmekten kaçınmadan, Çinlilere boyun eğmeden günlerce vuruştular.
Almambet'in
askerleri, bahadır Manas'ın yanına ulaştılar. Bahadır Manas Çin'e mahsus gelip
nasıl kaçıp gideceğim diye başını çevirip duruyordu, peşinden yetişen üç
bahadırı gördükten sonra çok sevindi.
Yarasına
aldırmadan, ölümü hiç düşümeden, belini sıkıca bağladı. Gayrete gelip düşmanın
karşısına çıkan Han Manas'ı gören Kırgızlar utanıp karşılaştıkları düşmanı
öldürmek için tekrar savaşa girdiler.
"Bahadırlar,
başınızı kaldırın! Namusunuzu koruyun!" dedi Manas bağırarak.
Çinlilerin
dalgalanıp yürüyüşünden toprak toz duman oldu, gökyüzü gözükmez oldu. Etraf
gürültüyle sarsıldı, atların kişnemeleri, kılıçların, kalkanların birbirine
vuruluşu, insanların, atların inlemeleri yankılanıyordu.
"Manas! Manas!"
diye duyulan parola Kırgızlara cesaret ve güç veriyordu.
Gaddar
Kongurbay kalabalık Çinli, Mançu ve Kalmukları hayvan gibi dövüp kavgaya
sürükledi. Bu sefer nice nice yiğitler helak oldu, nice atlar eğersiz, sahipsiz
kaldılar. Atlar kızıl kanla boyanan çölde yıkılan yiğitlerin arasında dolaşarak
acı acı kişnedi.
Her iki tarafın
ordusu kuvvetten düşerken Kalmuk hanı Kongurbay bir hile düşündü.
Han Manas'ın önüne
beyaz bayraklı Çin elçisi geldi.
"Han Manas'ı,
ölümden çekinmeyen savaşçı olduğumuz anlaşıldı. Han Kongurbay yedi günlük süre
istiyor. İl yöneten Han Karahanla akıl danışalım. Ölen yiğitlerin cesetlerini
toplayalım. Artık sizi Büyük Pekin'e götürüp altın taç giydirip ulu han yapalım"
dedi.
Bahadır Manas elçinin yalvarışına inanıp Çin ordusuna yedi
gün süre verdi.
Kırgızlar
halsizlenip yorulan askerleri Çinliler itaat etti diye rahatça uyumak için
silahlarını çözdüler. Atlanı otlatıp keyifle yattılar.
Bahadır Manas'ın
Çin ordusuna süre verdiğini iki gecikmeyle öğrenen Almambet şaşırıp kızarak
şöyle konuştu:
Manas
kandırıldığını sezse de başkalrına belli etmeden kendini savundu.
''Ey Almambet,
yiğide yakışmayan sözü söylüyorsun. Yiğit tahtta değil, eğer üzerinde ölür.
Erkek doğan halk ölmez. Başımıza geleni görürüz, bahadır.''
Er Almanbet sezgisi
kuvvetli adam idi, tahmin ettiği doğru çıktı. Çin ordusuna haber almak için
giden Acıbay dönüp şöyle dedi: '' Çinlilerin güneşi doğmuş. Tüpkör'den yeni ordu
gelmiş. Nişancı Şipşay'ı getirtmiş.''
Kandırıldığını
anlayan bazı Kırgızlar yaralı olan bahadır Manasa acıyıp onu acle ile yola
çıkarıp gönderdiler. Kendileri ise tekrar gazaya giriştiler.
Çinliler boz
alaca sancak alıp, zurna çalıp, az kalan Kırgız askerlerini çevirdiler.
Kızgızlarda ''Manas'' paralosı çağırarak toptan savaşa gittiler. Gayretli
erenler canını hiç düşünmeden tutuştular.
Hayvanlardan at
öldü. Yiğitlerden arslan öldü, nicesinin kanı döküldü. ağızlarını açarak ölen
atların leşi dağ gibi oldu. Bıyıklarını kıvırarak ölen yiğitlerin cesedi dağ
gibi oldu.
Manas hanın kırk
çorası rast geldiği tarafa saldırıp , arasıra çarpışmaya girip zor anlarda
yiğitliğini gösterdi.
Çinlilerin yiğidi
Kongurbay yaralı olan Aydarhan'ın oğlu Er Kökçe'yi öldürdü .Buudayık Han'ın oğlu
Muzburcak Kökötöy'un oğlu Bokmurun öldü.
Yiğitlerden ayrılan Er Sırgak
Kökcebiç'ini koşturup, Çinlilere, haykırarrak saldırdı, rast geldiğini devirip,
yedi yiğide bir anda kılıç saçıp gidiyordu.
Er Sırgak'ı görüp
kaçan Çinlileri geri çevirmeye çalışan Alevkenin oğlu Kongurbay nişancı şıpşay
yalvardı.
'Kurban olayım
Şıpşaycığım bu Kırgızların Sırgak denen bahadırı genç olsa da pekçok yiğidimin
belini kırdı. Beni öldürmek istiyor. Kurban olayım nişancım başkasını demiyorum,
şu Sırgak'a bir bak.''
Karacoy oğlu Şıpyay
denen ateş gözlü, usta nişancı, Er Kongurbay Er Almamber ile gençliğinde
Suuk-Tör denen ormanlı dağda tek gözlü Ejderin yanında beraber okumuştu
canbazdı, yürük atı vardı. Karanlıkta iğnenin deliğini şaşırmadan vuran, önünden
insan geçemeyen, oku boşa gitmeyen, benzeri bulunmayan bir bela idi. Kırgızların
Sırgak bahadırını hedef aldı.
Kahraman Sırgak soluk almadan düşmanın
ortasını yaran Kırık Çoraya yardın ediyordu.
Çin askerleri
bağıra bağıra kaçıyorlardı.
Er Sırgak sancağın
bulunduğu yere ulaşıp nişancı Şıpşay'ın babası Karacoya saldırıp onu devirdi. O
kendini kurtarınacaya kadar bahadır Almamber sarala atına kamçı çalarak gelip
korkunç bir haykırışla Pehlivan Karaçoy' un başını kesti.
Başında taş işareti
bulunan bu Çinli zattan ayrılan Kongurbay yaygara koparıp bıyıklarını yolarak
Almambet'i öldüreceğim diye atına kamcı çaldı.
Er Kongurbay
Algarasını koşturup Almambete yaklaşmış, onu devirmek üzereyken Er sırgak yan
taraftan çıkıp kocaman herifi at üzerinden keçe evini devirir gibi devirip
geçti.
El Sırgak herifin Algarasını ganimet alıp götürmek üzereyken
altındaki Kökçebiç sürçüp başındaki çelik kalkan uçup düştü.
Tam bu sırada hedef
bekleye duran nişancı Şıpşay yay attı. Er Sırgak olduğu yere düşüp yığıldı.
Kökçebiç onun etrafında dönüp dururken ona da ok isabet etti.
Yiğitleri kaybeden
Almambet Çin ordusuna nişancı Şıpşay'ın geldiğini anladı. Anladı, ama ne
yapabilirdi ki. Çin askerleri nişancıya sancağın yanına koyup, gözbebeği gibi
koruyorlardı. Kimseye göstermiyorlardı, etrafını yılan gibi sarmışlardı.
Şıpşay'ı elime geçireceğim diye ellerini kaldırıp etrafına bakmadan canını hiç
düşünmeden tek başına saldırdı sevgili yiğit.
Canım dostum
Almambet'e yardım edeceğim diye, uzun boylu, geniş omuzlu, arslana yenilmez,
hesapsız sayıdaki askere hiç aldırmadan saldıran Han Bakay'ın oğlu Çubak da
kavgaya girdi.
Er Çubak gelişkin belini kuşanıp Kögalasına kamçı çalarak
Çinlilerin Kancarkol adlı pehlivanını öldürdü. Kancarkol'un öldüğünü gören Er
Kongurbay gözlerinden ateş çıkarıp, taşı yaracak şekilde kükreyerek gelip Er
Çubak'ı devirdi.
Çubak atından
düştüğünde onu altı bin kadar pehlivan kuşattı. Çaresiz kalan kahraman Çubak
öleceğim diye düşünmeden, gökten inen altı çeliğin biri olan keskin kılıcını
eline alıp karşısına çıkanı öldürdü. Er Çubak dokuz gün kudurmuş düşmana karşı
direndi.
Canım Çubak nerede
diye arayan Er Almambet etrafı sarılarak başı derde girmiş durum daki dostunu
görünce korkunç bir şekilde haykırdı. Önüne çıkan yiğitleri kılıcıyla mızrağıyla
sançarak Er Çubak'a ulaştı. Onu saralaya bindirip kaçırdı.
Er çabuk yolda
duran Kögalasına bindikten sonra kaçmayı bırakarak geri döndü ve savaşa girdi.
Şafak sökerken, yer aydınlanırken Manas'ın kırk çorası birbirinden ayrı
düştüler. Erenlerin her biri en az altı yerinden, bazıları yetmiş yerinden
yaralandı. Çöl-Meydan alnında Kırgızlar bölünüp çaresiz vur kaç savaşı yaparak
kaçmaya başladı.
Beli kırılan
ordusunu gördüğü için kederlenerek ağlayan Almambet, kırk yiğide yalvardı:
''Yapmayın kırk
çora, direğimiz Manas yanımızda olmasada dalgalanıp gelen Çinlilere durmadan
savaşalım, orduyu kurtaralım. Ordudan ayrılıp Er Manas'a nasıl bakarız. Pis
murdar kırk çora kaçıp kayboldu demezler mi?''
Almambet'in
arkasından Manas'ın kırk çorası gazaba gelip atılarak bağırıp gazaya girdi.
Günlerin gelip geçtiği bilinmiyordu. Argın Han'ın oğlu Acıbay'ı Çinliler canlı
yakalamışlardı. Acıbay'ı gören Akbaltanın oğlu Çubak da yetişti. Yiğit Almambet
arslan da Çinlilere saldırdı. Sevgili Almoş Acıbay'ı atının arkasına alarak
kaçırdı.
İğrenç Çinliler bölüklere bölündüler. Öldürdükçe çoğaldılar,
gittikçe güçlendiler.
Ah, geniş dünya dar
oldu. Yeryüzü yiğitlerin, atların kanlarıyla sulanıp silkindi. İçecek bir yudum
su bulamıyordu. Atlar susuzluktan ölüyorlardı. Yiğitler baygın düşmüşlerdi. Nice
dayanıklı pehlivanların vücudundan kan sicim gibi akıyordu. Onlar mızraklarına
dayanmış halsiz duruyorlardı.
Otlar arasına
gizlenen, renkli elbise giyinmiş, göze görünmeyen nerede olduğu bilinmeyen
nişancı Şipşay kuvvetten düşen Kırgızlara yay çekerek yağmur gibi ok yağdırdı.
Derken gazaba geldiği zaman sayısız askere bedel olan, Noygutların
kahramanı Han Balta'nın oğlu çubak öldürüldü. Kırk çoranın kuvvetlerinin çoğu
öldü.
İt-ölbüs`ün
çölünde, kalabalık Çinlinin içinde yalnız kalan Almambed, gözlerinden yağmur
gibi yaş döküp yiğitlerin intikamını alacağım diye çok sayıdaki Kalmukla
savaştı.
Çinlilerin kızıl
püsküllü yiğitleri de kırıldı. Buna üzülen Kongurbay Şıpşaya'a yalvardı:
"Bahadır, nemli
otla yanan ateş kötüdür, kendi içerisinde çıkan düşman kötüdür. Sırrı bilen
Almambet kötüdür. Halkımı bu domuz kırıp bitirdi, yiğitlerimi öldürdü. Başkasını
vurmasan da şu Almambet'i vur. Önüne çıkıp kaçmış gibi yaparak yaklaştırayım.
Köpeği gebertiver, öcümü alıver."
İnsanlar arasında benzeri bulunmayan,
belini sıkıca bağlamış, kılıcı belinde çınlayan, baltası belinde tınlayan, sırlı
mızrağı sivrice duran, kara bulut gibi gözüken, azrail'e benzeyen, ağzından ateş
saçan, önünde altı bin yiğide bedel, arkasında ejderhanın heybeti olan Er
Almambet tepeden çıka geldi.
Almambet'in
heybetini gören kongurbay sağ sola kamçı çalarak kaçtı.
Almambet, Mançu'yu
elime geçireyim diye, etrafına bakmadan, anını hiç düşünmeden onu
takipetti.
İki bahadırın
atlarının yürük olduğu düz alanda belli oldu. Yamaçta Kalmuk yiğidi Kangurbay'ın
çift kanatlı Algarası karaca gibi uçuyordu. Yokuşa gelirken Almambet'in Saralası
da peşinden yetişmek üzereydi.
Sarala hayvanların
en yürüğü idi. Ancak bu kez başını yere eğerek hızı kesilmiş bir halde
gidiyordu. Er Almambet Saralasına şöyle yalvardı:
''Mahrem dostum
Sarala, Kambarboz'un soyundansın, beni Kongurbay'a ulaştır, ona mızrağımı bir
saplarsam hasretim gider.'
' Düz alana
gelirken hızlanan Sarala Algara'ya çok yaklaştı, bu sırada soylu arslan Almambet
Kongurbay'ın sağ omuzuna mızrak sapladı.
Kongurbay şuurunu
kaybetti, gözleri karardı, ayakları üzengiden kaydı, kuskuna tutunarak
kaçıyordu. Kürek kemiğine saplanan mızrak dal gibi eğilmiş
sürükleniyordu.
Almambet ise
Kongurbay'ı eteğinden yakalayım, elime geçerse kurbanlık adeyim diye iki gözü
dört olmuş Sarala'ya kamçı vuruyordu.
Bu sırada göz açıp kapayıncaya
kadar Argın Han'ın oğlu Acıbay kaşısına çıkarak Almambet'in Saralası'nın
dizginini çekti.
''Yapma Almaağa,
hiddet düşman, akıl dosttur! Kökü sağlam olan kafirle boy ölçüşme! Kaçıyor gibi
görünüp seni tuzağa düşüreceğe benziyor! Sabret, Almoşçığım güzelim ne
olur.''
Acıbay ağzını
kapayınca kadar düşman kalabalıklaştı ve Almambet'i ortaya aldı.
Kahrolsun bu dünya.
Zavallı Almambet'in yüz yerine mızrak saplandı, dolu gibi yağan okla yetmiş
yerden yaralandı. Emanet canına güç katıp, zorda kalmasına rağmen hiçbir şeye
aldırış etmeden Çinlilerin kuvvetlerini imha etti. Kan içmeden kınına girmeyen
hedeften şaşmayan, taşı parçalayan kılıcıyla düşmanlarını perişan ediyordu.
Er Kongurbay dağın yamacında gözüktüğünde Han Almambet ısrarla, hiddetle
Saralayı kamçıladı. Kuvvetten düşen Sarala bir kara taşa takılıp sendeleyerek
düştü.
Derken fırsat
bekleyip duran nişancı Şipşay bahadır Almambet kalkanını başına geçirinceye
kadar ona yayını çekiverdi.
Er Almambet
vuruldu. Büsbütün açık olan gök bir anda karanlığa büründü. Kırgızlar için büyük
kayıp oldu. Almambet ölünce sevgili arslanından ayrılan kalabalık ordu üzülerek
ağladı.
Üzerinde eyer
takımı bulunan Sarala sağ ayağına ok isabet ettiği için üç ayağıyla koşarak
muhabere alnından çıktı. Kulunu kaybetmiş kısrak gibi kişneyip sırdaş dostunu
aradı.
Kırgızların bir avuç ordusunun kuvvetlilerinin çoğu savaşta şehit
oldular. Kırk çoranın on ikisi öldü. Ordu Almambet gibi komutanından, dayanacak
dağından mahrum kaldı. Kuvvetten düşüp halsizlenen kırk çoranın sağ kalanları
toplanarak Çinlilerle kanımızın son damlasına kadar savaşalım mı, ya da geriye
dönelim mi diye akıl sormak için gerideki yaralı Manas bahadıra haberci
gönderdiler.
Irman'ın Irçı oğlu
Han Manas'ı görünce sol böbreğini tutup kamçısıy yere dayanarak şiir söyledi,
kırk çora yiğitlerinin öldüğünü, askerlerin kırıldığını, ezildiğini şiirle
anlattı.
"Arslanım beyim.
Han Manas. asil arslanlardan ayrıldık. İt-ölbös'in çölünde dövüşüp çolpan gibi
çorarlardan ayrıldık. Bahadır Almambet'in kılıcı eğildi..."
Acı çeken yaralı
kaplan Manas çok üzüldü, doğan gözü gibi gözlerinden yaşlar aktı, yüreği
sızlayıp hıçkıra hıçkıra ağladı.
"Yüce soylu, sevgili Almambet, ikiz
kuzu gibiydik, senden ayrılıp nasıl yaşarım! Asillerden ayrılıp Talas'a
gitmektense Pekin'e girip öleyim! Lanetli Çinlilerden Almambet'in öcünü
alayım..."
Onun sesi yedi kat
yerin altına, yedi kat göğün üzerine ulaştı.
Han Manas'ın bu
durumunu gören yiğitleri acıdılar. Dermansız kalan canlarından umutlarını
kestiler.
Bahadır Manas
gayrete gelip zırhını giydi, davul çalarak gerideki eli silah tutmaya yarayan
askerleri topladı.
"Ya erenler gayrete
gelelim! Namus için adlanalım"dedi Manas
"Han'ın sözü, tanrının
iradesidir. Erkek adam halkın için de değil, düşmanın karşısında olmalı" diyerek
gerideki dermansız askerler Çinlilerle savaşan Kırgızlara yardım etmek için
hareket ettiler.
Kırgız ordusu
bozguna uğrayıp kaçmaya başlamıştı. Bahadır Manas'ı uzaktan görünce parolayı
söyleyerek tekrar savaşa girdiler.
Yiğitlerini
kaybeden Bahadır Manas kahırla bağırıyor koruyucu muskası koltuğunda
sallanıyordu. Kara alaca arslanı yanında atılıyordu. Çinlileri yok etmek için
Ak-kulaya binip at mızrağında tutunup etrafa sert sert bakıp duruyordu.
Manası bulamayan
Çin nişancısı Şıpşay kocaman bir taşın yanına koşarak geldi. Manasın kendisini
vursam ok işlemez diye altındaki, Akkulayı vurdu Şıpşay.
Kaplanın Ak-kulası
önce kişnedi çenesini Manasa dayayarak başını kuzeye çevirdiği halde dağ
yıkılmış gibi düştü "Kurban olayım Akkula kanadın kırıldı. Mübarek tulparım yer
yüzündeki tuynaklılar arasında bir benzerin yoktu. Yaşıtım kulam yürüyüşü hiç
bir ata benzemezdi. "Manas'ın iki gözü iki çeşme oldu. Ak-kula'nın kumaş çulunu
atıp, saplanan oku çekip çıkardı, boynundan kucaklayarak okşadı.
Yine eski
Türklere göre, Evren, yani felek dönerken, dünya da onunla beraber dönerdi. Eski
Türk şairi şöyle diyordu:
Bahadır Manas alaca saplı beyaz kılıcını
çıkarıp devenin göz yaşları gibi gözyaşı dökerek kıvranan Ak-kula'yı kesiverdi.
Kıymetli cevher
Ak-kula, Kırgızlar iyi uzmanları, en basiret sahipleri tarafından denenmiş,
babası dağ kayıbı (dağda geviş getiren hayvanların hamisi) annesi çöl yürüğü,
çölde doğup taşlar arasında büyüyen. Tay iken yedi kısrağın sütünü emen, dağ
yamacındaki küçük derelerde dolaşan, nemli yerlerde ağnatılan kuyulu yerlerde
irva edilen hırçın yürük bir hayvandı. Tuynağı çevirilmiş çanak gibi asil
atların en kıdemlisi idi altı ay binilirse yorulmayan, keşife çıksa usanmayan,
artçıya çıksa hastalanmayan, savaştan kaçmayan, gürültü duyarsa ürkmeyen,
tulparın tulparı, atların kanatlısı bir at idi. Şimdi Akkula çanak gibi büyük
tuynağıyla yere vurduktan sonra gözleri dağ koçunun gözleri gibi kızarmış, dört
ayağını sağa sola kıpırdatarak yatıyordu.
O zaman Han Manas,
nice hanları dize getiren bahadır Manas Pekin'e saldıran arslan , çölde yaya
kal, geniş dünyanın dar, zahmetli dünyanın yalan olduğunu gördü, yalan dünya
hayırsız dünya diyerek sitem edip kumu avuçlayarak yumruklarını ısırdı. Alp
Manas beyaz kaftanının yakasını tutarak Tanrının yazdığı buymuş diye çaresiz
durdu.
Manas zorda kaldığımda çekeceğim diye emanet olarak sakladığı ucu
keskin okunu alıp eyer kadar kara taşın arkasına gizlenip ıssız çölde Kırgız'ın
atını geberttik, kendisi nereye kaçacak diye sevinen Çinlilerin beylerine göz
dikti
Islığı yankılanarak alev saçan ok şimşek gibi gürleyip, Çinlilerin
nişancısı Şıpşay'ın gırtlağını delip geçti. Bunu gören Çinli askerler darmadağın
olup kaçtılar.
Dişlerini sıkan,
belini doğrultan arslan Manas yeni doğmuş güneş gibi heybetli gözüküyordu.
Böylece, Çinliler
ve Mançular, Manası canlı yakalayacağız diye etrafını kuşattılar. Zavallı arslan
anından umudun kesip şaşkın bir biçimde dururken yandaki taşın arkasından
tanıdık bir ses çıktı.
Bahadır Manas şöyle
bir baktı ki evliyaya benzeyen Er Bakay gökten inmiş gibi gök turpanına binmiş,
Narbuudan ile Taybuurul'u da ile yedeğe almış bir şekilde bekliyordu.
''Ölen canı
dirilten sönen ateşi tutuşturan ağabeyim burda mısın?'' Manas yaşıtı olan kaplan
Bakay'ı attan çocuk gibi kaldırıp yere indirdi.
Bakay'ı sevgili yenge
Kanıkey göndermişti. Kötülüğü altı ay önceden haber veren meleği olan mübarek
Kanıkey kötü bir rüya görmüştü: Rüyasında tombul boyunlu gök boğa bayrağın
altında bağırıyordu. Kargaları süren beyaz sungur kuşu kanatsız kalmıştı.
''Amca, dostun canlı ise alıp getir'' diye zavallı Kanıkey gözlerinden yaş döküp
küçücük bir mektupla Er Bakayı göndermişti. Bakay mor vaşaklı kalpak giyip gök
tulparına binerek geceli gündüzlü on iki gün yol yürüyüp Han Manas'a ulaşmıştı.
Ak buğday unundan
yapılmış ekmeği yiyen, Kelime-i şerifi mırıldanan Er Bakay can dostu bahadır
Manası geyik gibi boyun eğmiş çalı boylu çukura rastladığı zaman durmayan, ak
kuyruklu Taybuurul'un üzerine Akkula'nın beyaz Moğol eyerini koyup bindirdi.
Kahkülü mor ipekle
bağlı, kuyruğu ham ipekle demet yapılmış, ok işlemez çul örtülü yürüğe binip
savaş zırhını giydikten sonra Bozkurt Manas, durur muydu artık, yada düşmanından
geri çekilirmiydi. Kongurbay'dan öcümü alacağım diyerek ağzından rüzgar,
gözünden ateş çıkarıp gazaba gelmişti.
Manas kırk çorasının sağ
kalanlarını bir araya çağırıp onları gayrete getirdi, cesaretlendirdi, orduyu
toplayıp mızrak tutanları, balta tutanları ve nişancıları ayırıp, güçsüzleri bir
kenara çıkarıp, Er Bakay'ın eline bayrak verdi. Bahadır aç aslan gibi hırsla,
ejderha gibi heybetle etrafını kuşatan düşmanla hiç şaşmadan savaştı.
Issız çölde
Çinliler ile Kırgızlar arasında büyük bir katliam başladı. Birdenbire dağ kaymış
gibi buram buran toz duman yükseldi.
Yiğitler atlarından
yuvarlanıyor, atlar yerde kıç atıyorlardı. Katliam beş gün beş gece sürdü.
Zavalı Manas
bahadır, Çinlileri perişan etti. Çin askerleri kaçarak büyük kapılı surları
arasına girip kayboldular.
Pekin'in surları, kırk arşın yükseklikte idi,
çevresine kazılan göl de kırk arşın genişlikte idi.
Toz dumanın
giremediği, üzerinden kuşun dahi uçup geçemediği, kimsenin açamadığı kapısı taş
gibi dayanıklı idi. Kırgızların güçlü alp erenleri surun dibine gelip kapıyı
kıracağız diye bir biri ardına kapıyı omuzladılar.
Bu sırada mavi
gökten bir ses işitildi.
'' Tanrının oğlu,
Manas! Çinlilere gücün yetmez, artık Pekin'e girmeden dön!''
Manas tanrının
emrine uydu. Savaşı durdurdu.
Bahadır Manas savaştan sonra kan
kokan cephede sıraya dizilmiş askerlerini kontrol etti.
Kırk yiğidin yedisi
daha telef olmuştu. Vefasız dünya! birbiriyle ant içmiş erenler, birbirlerini
koruyarak, düşmana boyun eğmeden canlarına kıymışlar.
''Sevgili
bahadırlar! dedi Manas atından inip başını eğerek ''Asilzade alplerim, sizlerden
ayrıldım! savaşta düşmana atılan ok idiniz üşüyene ateş idiniz. Gökte kartal
idiniz, yerde direk idiniz! Milletimizi ve namusumuzu korumak için verdiğiniz
mücadeleden razıyım.
Kırgız yiğitlerinin
akan kanları mavi gökte bulut olmuş sonra da yağmur gibi yağarak yeri
suluyor.